İSTANBUL TİYATRO FESTİVALİ DİREKTÖRÜ

LEMAN YILMAZ:

“Neyse ki Tekfenliler

tiyatroyu seviyor!”

Tekfen Holding, İstanbul Tiyatro Festivali’ne her yıl yerli bir oyuna gösteri sponsoru olarak verdiği desteği bu sene de sürdürüyor. İstanbul’da 23’üncü kez düzenlenen Tiyatro Festivali’nin perdeleri 13 Kasım’da, Tekfen Holding’in sponsor olduğu “İo” oyunu ile açıldı. Şahika Tekand’ın yazıp yönettiği, üstelik 11 yıl aradan sonra ilk kez rol aldığı bu muhteşem oyun vesilesiyle, İstanbul Tiyatro Festivali Direktörü Leman Yılmaz ile bir araya geldik.

Bize biraz geçmişinizden ve tiyatroya ilginizin nasıl başladığından söz eder misiniz?

Neredeyse çocukluğumdan beri tiyatro ve dansla ilgiliyim. Galatasaray’da halk danslarıyla başladım. Liseyi bitirdikten sonra, önce Boğaziçi Üniversitesi Biyoloji Bölümü’ne girdim. Aslında tıbba gönül vermiştim ama son bir manevrayla Boğaziçi’ne kayıt oldum. İki yıl Biyoloji Bölümü’nde okuduktan sonra Sosyoloji Bölümü’ne geçtim ve o bölümden de mezun oldum. Bir yandan da çok yoğun bir şekilde dans çalışıyorduk. Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları’nın ve Halk Dansları Kulübü’nün çok aktif olduğu yıllardı. Her gün 3 saat dans çalışıyorduk. Neredeyse eve gidemiyorduk. Çoğu zaman provalar gece yarısı bitiyordu. O dönemde “Berci Kristin Çöp Masalları” adlı bir gösteri sahnelemiştik. Bir dans tiyatrosu çalışmasıydı. Üzerinde çok çalışmıştık. 1991 yılında Sosyoloji’den mezun oldum. Sonra yüksek lisansım devam etti Boğaziçi’nde. Ardından İstanbul Üniversitesi’nde, dramaturji ve eleştirmenlik alanında doktora yaptım. Sosyoloji okumanın bugün, Tiyatro Festivali’nin programını yaparken bile faydasını görüyorum. Çünkü konuya dışarıdan, farklı bir gözle de bakmanızı sağlıyor. Bir programa, bir oyuna karar verirken, hem sanat hem de seyirci gözüyle bakabilmek elimi çok güçlendiriyor. Sahne sanatları okuyan tüm öğrencilere mutlaka sosyoloji ve psikoloji bölümlerinden dersler almalarını öneriyorum.

Okuldan sonra tiyatro devam etti mi?

Doktoramın devam ettiği sırada bir yandan da çalışmaya başladım. Önce Milliyet’le başladım, Sabah Grubu’nda devam ettim. Dış haberler bölümünde çeviri yapıyordum. Bu arada Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’nu kurmuştuk. Bir iki oyunda rol aldım. Devlet Tiyatrosu’nun bir oyununda da dansçı olarak yer aldım. Fakat oğlum doğmuştu, şartlar farklılaşmıştı. Hayatım biraz farklı bir yöne kaydı. Bir ara Tarih Vakfı’nda çalıştım, kent tarihi projeleri bölümünde. Arkasından, Fransız Kültür Merkezi’ne girdim. Bir kültür sekreterine ihtiyaçları vardı. Ona başvurdum ve aldılar. Fransızcayı çok iyi konuşamıyordum o dönem. Boğaziçi’nden dolayı İngilizce daha ağır basıyordu. Hızla Fransızcamı toparladım ve dört sene çalıştım orada. Fransız Kültür’ün çok aktif olduğu dönemlerdi. Gece 3’ten önce eve gidemiyordum. Ama orada çok şey öğrendim.

İKSV’ye oradan mı geldiniz?

Hayır, arada Lozan’a gittim. Lozan’da Vidy Tiyatrosu’nda bir ay staj yapmıştım. Sonra bir gün arayıp, “Bir gösteri için yönetmen asistanlığı yapar mısın?” diye sordular. “Yaparım!” dedim. Heiner Goebbels’in “Eraritjaritjaka” diye bir oyunu sahnelenecekti. Fakat Fransız Kültür Merkezi beş haftalık ücretsiz izin isteğimi kabul etmedi. Kendi bakışlarından haklıydılar, çünkü üzerimde çok fazla iş vardı ve işi devredebileceğim kimse yoktu. Bu benim için bir dönüm noktası oldu ve istifa ettim. Bu kararı almadan önce birçok kişiyle konuştum. “Deli misin? Tabii ki git!” dediler. Gerçi çok büyük bir riskti. Bu tarafta düzenli bir maaş var, bakmam gereken bir ev var. Çocuğumu büyütmem, para kazanmam gerekiyor, ama öbür tarafta da reddedemeyeceğim bir teklifti. Vidy Tiyatrosu’nun Genel Sanat Yönetmeni René Gonzales’ti. Durumu öğrenince “Bir kapı kapanır başka kapı açılır. Büyük risk aldığında emin ol başka kapılar açılacaktır,” demişti. Bunu hayatım boyunca unutmadım. Belki de hayatımın en önemli kararını o zaman aldım.

Kararınız doğru muymuş?

Evet, kesinlikle doğru karar vermişim. Lozan’a gittim. Beş haftada oyunu çıkarttık. Heiner Goebbels’in asistanı oldum. Uluslararası anlamda ciddi bir referans oldu benim için. Orada çok şey öğrendim. Sonrasında bir süre daha devam etmemi istediler. Kitap hazırlıkları vardı. O işte de çalıştım, editörlük tarafını da öğrendim.

Lozan’da ne kadar kaldınız?

Beş hafta için gitmiştim, üç ay kaldım. Döndüğümde tabii ki işsizdim. Bir süre burada yaşayan Fransızlara Türkçe dersi verdim. Ufak ufak çevirilerle hayatımı idame ettirmeye çalıştım. Kültür Üniversitesi’nin Sahne Sanatları Bölümü yeni açılmıştı. Dört aylık bir boşluktan sonra, 2005’te Kültür Üniversitesi’nde hocalığa başladım. Aynı hafta sevgili Dikmen Gürün aradı. 14 Şubat 2005 günü İKSV İstanbul Tiyatro Festivali’nde direktör yardımcısı olarak çalışmaya başladım.

Vidy Tiyatrosu’nun Genel Sanat Yönetmeni René Gonzales, “Bir kapı kapanır başka kapı açılır. Büyük risk aldığında emin ol başka kapılar açılacaktır,” demişti. Bunu hayatım boyunca unutmadım.

İKSV ile bağınız nasıl oluştu?

İKSV ile bağım önce dansçı olarak başladı. Boğaziçi’ndeyken, Aydın Gün zamanında dans toplulukları da İKSV’nin programına giriyordu. Hasbahçe’de sahneye çıkıyorduk festivalde. Sonra gazetede çalıştığım dönemde İKSV’nin bir tür muhabirliğini yaptım. O dönemde Yeni Yüzyıl gazetesi vardı. Bolca kültür-sanat haberi yapıyorduk. İKSV ile ilgili bir röportaj olduğunda, “Tiyatrocusun, sen git,” diyorlardı. İlişkimiz bu şekilde gelişti ve yöneticiliğe kadar geldi. İstanbul Tiyatro Festivali’nde çalışmaya başlayalı neredeyse 15 yıl olacak.

Tiyatro gündeminin tam merkezindesiniz ve yerli yabancı büyük bir ağa erişiminiz var. Çok tatmin edici bir görev olduğunu düşünüyorum.

İşimi çok severek yapıyorum. Zaten tüm gençlere en büyük tavsiyem, sevdiğiniz işi yapın. Hele bu gibi konularda sevmeden yapamazsınız. Sabah 9 akşam 6 çalışacağınız bir iş değil. Belki ofisten çıkıyorsunuz 6’da ama mesainiz devam ediyor. Mesela dün gece 12’ye kadar mailler devam etti. Bu işte gönül bağı çok önemli. Sahneden gelip, zamanında hayranlıkla seyrettiğim işleri yapmak benim için çok değerli. O yüzden stres daha da artıyor. İçinde büyüdüğün bir şeyi pırlanta gibi elinde taşıyor ve ileri götürmek istiyorsun. Aralık ayı gelip festival sona erdiğinde, “Bir sonraki festivale başlamamız lazım,” diyorum. Seyirciye en iyisini, en kalitelisini ve en güncelini ulaştırmaya çalışıyoruz. İstanbul’da çok önemli, çok dikkatli ve eleştiren bir seyirci var.

Bu sene İstanbul Tiyatro Festivali’nin 23’üncüsü yapılacak. İstanbul’un kültür-sanat gündeminde önemli yeri olan bir organizasyon.

İstanbul Tiyatro Festivali, ilk olarak 1989 yılında başlıyor. Onun öncesinde İstanbul Festivali bünyesinde bazı oyunlar sahneleniyor ama sonra festivaller ayrışmaya başlıyor ve 1989 yılında Tiyatro Festivali tamamen ayrı bir organizasyona dönüşüyor. Festival, 2000 yılına kadar her yıl yapılıyor. 2001 yılındaki büyük kriz nedeniyle iki yılda bir yapılmasına karar veriliyor, çünkü prodüksiyon ağırlıklı ve yüksek maliyetli bir festival. 2017 yılına kadar da bu şekilde devam ediyor. Ben 2005 yılında geldiğimde, iki yılda bir ve mayıs ayında yapılıyordu festival. Ama yerli yapımların sayısı arttıkça yetişemez olduk oyunlara. Getirdiğimiz yabancı oyunların sayısı da iki yıl beklemiş olan seyirciyi tatmin etmiyordu. Programa 5-6 tane yabancı oyun koyduğumuzda seyirci, “İki sene bekledik, bu kadar mı?” diye inanılmaz eleştiriyordu. Biz önemli yönetmenlerin, önemli toplulukların işlerini getirdikçe seyircinin beklentisi arttı. İnternetin yaygınlaşması da o beklentiyi körükledi. İnternette gördükleri oyunları istemeye başladılar, “Keşke festivalde şu oyunu da izleyebilsek!” şeklinde.


Diğer taraftan festivalin iki yılda bir olması bizim için de çok tercih edilir bir şey değildi. Birincisi, görünmez oluyorsunuz. Her seferinde sponsorlara, basına, seyircilere festivali yeniden hatırlatmak için her şeye yeniden başlamanız gerekiyor. Aynı etki yurtdışı için de geçerli. “Bizim bir festivalimiz var ama iki senede bir yapıyoruz” demek farklı, “Her sene yapıyoruz” demek farklı. 2017 yılında yeniden yıllığa dönünce aradaki farkı çok iyi gördük. Yurtdışındaki yapımların da talebi arttı. Şu anda 2020 dolu, 2021 yılına ötelediğimiz topluluklar var. İvme çok yükseldi. Ayrıca festivalin mevsimini de değiştirdik. Mayıs bizim için çok tercih edilir bir ay değildi. Çünkü İstanbul’da hava o mevsimde çok değişken olabiliyor. Açık alan kullanamıyorsunuz. Birden hava 30 dereceye çıkıyor, kapalı mekâna girmek insanlarda sıkıntı yaratıyor. Bütün bunları düşünüp tartıştık ve festivali kasım ayına aldık. Ardından 2017 yılında çok büyük bir seyirci patlaması oldu. Geçen sene de aynı şekilde devam etti. Biletler neredeyse yüzde 97 oranında bitti. Aldığımız karar doğruymuş dedirtti bize.

İstanbul’un kültür hayatına çok ciddi bir katkı sağlıyorsunuz.

1989 yılında festival ilk başladığında üniversite öğrencisiydim. Para bulup bilet almaya çalışırdık. Brecht’in bir oyununu izlemek inanılmaz bir şeydi bizim için. Festival geliyor dendiği zaman hepimizin gözleri açılırdı. Nereden, nasıl bilet bulabiliriz diye bakardık. Bir keresinde AKM’nin önünde “kediler” gibi beklerken bizi rahmetli Nejat Bey (Eczacıbaşı) içeri almıştı. Tesadüfen o gün oradaymış, “Siz ne istiyorsunuz çocuklar?” diye sordu. “Girmek, izlemek istiyoruz,” diye cevap verdik. “Haydi girin! Ön sıralarda yer var, oralara oturursunuz,” demişti. Bunu unutamam. Çok önemli bir anımdır.

Tiyatroların seyirci aradığı bir dönem olmuştu. Şimdi tiyatroya ilgi artmış görünüyor.

Şu anda bazı oyunlara bilet bulmakta ben de zorlanıyorum. Tiyatroya olan talep çok arttı.

Bunu neye bağlıyorsunuz?

Bir dönem televizyon çok ket vurdu. Arkasından sinema ket vurdu. Şimdi dijital olanakların da gelişmesiyle, çoğu kişi evinde film seyretmeyi tercih ediyor. Tiyatroda ise sevdiği bir sanatçıyı canlı görmesi çok önemli. Diziler sayesinde gördüğü, alıştığı, sevdiği oyuncuların çoğu tiyatro kökenli. Onları sahnede yakından görmek, bir oyunda seyretmek seyirciye büyük keyif veriyor. “Zengin Mutfağı”nı hepimiz film olarak biliyoruz, ama “Zengin Mutfağı”nı tiyatroda, birebir Şener Şen’i sahnede canlı izlemek bir başka. Bununla birlikte ticari tiyatrolar da arttı. Broadway tarzı temsillere doğru bir yöneliş var. Bunun da tartışmaya açılması gerekiyor. Tabii ki ticari tiyatro olacak ama diğer taraftan sanatsal tiyatro dediğimiz oyunların da olması gerekli. Sonuç olarak baktığımızda, tiyatronun seyirci potansiyelinin ciddi şekilde arttığını söyleyebiliriz.

Bu senenin festivalinde neler öne çıkıyor?

Bu sene festivalimiz 13 Kasım-1 Aralık arası. Aslında biz 15 gün yaparız diye yola çıkmıştık 2017 yılında, ama maalesef buna çok uyamıyoruz. Çünkü topluluk sayıları arttı. Bu sene 12 yabancı, 16 yerli, toplam 28 topluluk var festivalde. Yıllar içinde yabancı tiyatrolarla artan iletişimimiz bize çok yardımcı oluyor. Mesela iki senedir Rusya’daki Golden Mask Festivali ile geliştirdiğimiz iş birliği önemli. En son 2006 yılında Rusya’dan bir oyun gelmişti. Sonrasında Rusya ile iletişimimiz tamamen koptu. Kimi arayacağınızı bilmediğinizde, ne kadar çabalasanız da sonuç alamıyorsunuz. Mutlaka yakın ilişki gerekiyor. Bizde yüz yüze iletişim çok önemli. Son yılllarda yurtdışına gide gele bu ilişkileri canlandırdık. Bu sene Rusya’dan 4 yapım geliyor. Ayrıca son iki senedir Flamanlarla yakın iş birliğimiz var. Geçen sene daha çok Belçika’da yaşayan Türk sanatçılar ile Belçikalı sanatçıların iş birliğinden yola çıkarak bir program hazırlamıştık. Bu sene ise tamamen Flaman sanatçılardan oluşuyor program. “Temiz Şehir”, Yunanistan’dan gelen bir oyun, belgesel tiyatro niteliğinde. Diğer taraftan “Being Faust - Enter Mephisto” adında, tamamen bugüne uyarlanmış bir Faust oyunu var. Seyircilerin akıllı telefonlarına aplikasyon yükleyerek oynayacakları interaktif bir oyun. “Kadar” diye bir yerli yapım var; Kuzguncuk’ta iskeleyi sahne olarak kullanacaklar. Şahika Tekand’ın “İo”su, geçen seneden beri üzerinde çalıştığı bir proje. Geçen seneki festival için düşünüyorduk ama sonra 2019’da yapalım dedik. Çünkü metni Şahika yeniden yazıyor ve oyunda da kendisi oynuyor. 11 yıl sonra tekrar sahneye çıkıyor. Onun dışında, 17 Kasım’da, Pera Müzesi’nde Genco Erkal’ın 60’ıncı sanat yılı ve Dostlar Tiyatrosu’nun 50’nci sanat yılı nedeniyle düzenlediğimiz bir sempozyumumuz var. O çerçevede Genco Erkal’ın 3 oyunu, “Bir Delinin Hatıra Defteri”, “Merhaba” ve “Yaşamaya Dair” sahnelenecek.

Tekfen Holding, uzun süredir gösteri sponsorlarımızdan birisi. Desteği çok önemli bizim için. Çünkü bu tür sponsorların sayısı fazla değil. Tekfen’in her sene destek vermesi devamlılık açısından çok değerli.

Bir okul gibi! Özellikle tiyatroya ilgi duyan gençlerin çok şey öğrenebileceği bir festival gibi görünüyor.

Kuşakların değişen beklentileri tiyatroyu da etkiliyor. Okuma alışkanlığı giderek azalıyor. Özellikle “Being Faust - Enter Mephisto” bu açıdan ilginç bir proje. Goethe Enstitüsü’nün bir projesi. Koreli bir toplulukla yapıyorlar. Genelde klasikleri dijital ortamda yeniden seyirciyle buluşturuyorlar. Cep telefonlarına indirilen bir uygulamadan oynuyorsunuz, ama aslında Faust’a dönüşüyorsunuz. Bir taraftan da Faust’un önemli alıntılarını, bir saati geçen süre içerisinde okuyorsunuz. Örneğin sevgi temasını seçtiyseniz, sevgiyle ilgili alıntıları birleştiriyorsunuz.

Yabancı seyirciniz var mı?

Olmaya başladı. Festival kapsamında, 2014 yılından beri, yabancı profesyonellere yönelik olarak yerli yapımları görücüye çıkardığımız özel bir bölüm yapıyoruz. Yaklaşık 3 günlük yoğun bir program bu. Bir tür “networking” çalışması. Gelen yabancılar günde en az 2 oyun seyrediyorlar. Güzel bir brunch ya da yemek düzenliyoruz. Sanatçılarla yabancı misafirleri bir araya getiriyoruz. Bu yabancı misafirler festival direktörleri, festival programcıları ya da tiyatro yöneticileri olabiliyor. Oyunların İngilizce üst yazıları oluyor. Bu sene ayrıca Türkiye’de Çağdaş Tiyatro başlıklı bir de panel düzenliyoruz, Yeni Metin Yeni Tiyatro Festivali iş birliği ile. Simultane çeviri olacak. Bu gibi ortamlardan verimli iş birlikleri çıkıyor.

Örnekler var mı?

Birçok örnek var. Mesela, Ceren Ercan ile Gülce Uğurlu’nun yazdığı ve yönettiği “Persona Non Grata”, Théâtre de la Ville tarafından beğenilmişti. Paris Şehir Tiyatrosu’nun (Théâtre de la Ville Paris) düzenlediği Chantiers d'Europe’da sahnelendi. “Seni Seviyorum Türkiye”, İran’da yapılan Uluslararası Fadjr Tiyatro Festivali’ne gitti; ayrıca Almanya’da sahnelendi. İki sene önce Fransa’dan bir grup gelmişti. Aralarında Metz Festivali’nin yöneticisi de vardı. Şahika Tekand’ın yönettiği “Oyun” mayıs ayında Metz’e gitti ve sahnelendi. “Godot’yu Beklerken”, Japonya Toga’da gerçekleştirilen Tiyatro Olimpiyatları’na gitti. Daha böyle birçok örnek var. Zaman zaman yabancı festivaller bizi arıyorlar. “Türkiye’den bir oyun davet etmek istiyoruz. Bizi iletişime geçirir misiniz?” diyorlar. Tiyatro Festivali, bir anlamda yerli tiyatrolar için bir “ajans” görevi görüyor. Mesaimizin bir bölümü de bunlarla geçiyor.

Genç tiyatroculara yönelik bir etkinliğiniz var mı? Hatta amatörleri de katabiliriz.

Uzun yıllardır “Yan Etkinlikler” adı altında atölye, söyleşi ve panellerin olduğu bir program hazırlıyorduk. Bu sene Yeditepe Üniversitesi sponsorluğunda, “Öğrenme ve Gelişim Programı” adıyla bu programı daha da geliştirdik.

Bir tarafıyla akademik bir çalışma, çünkü bir eğitim programı. 15 gün boyunca paneller, söyleşiler, atölye çalışmaları var. Buraya gelen sanatçılardan atölye çalışmalarına katılmalarını istiyoruz. Geçen sene Theodoros Terzopoulos ile bir sınıf çalışması yapmıştık oyunculuk üzerine. Aynı şekilde PIXEL’in dansçılarının katılımıyla iki atölye düzenledik. Bu seneki programımızda da yine bir dans atölyesi var. Ayrıca oyun sonrası söyleşilerimiz oluyor. Panel, sempozyum derken, inanılmaz yoğun bir eğitim programı çıkıyor. Genç oyunculara, sanatçılara ve öğrencilere ücretsiz olarak açtığımız bir program bu. Çok da yoğun talep var.

Festivallerin yaşaması için sponsorluk çok önemli bir mekanizma. Tekfen Holding’in festivale verdiği katkıya dair neler söylemek istersiniz?

İKSV, etkinliklerini sponsorluklar yoluyla yapan bir kurum. Gelirlerimizin yüzde 55-60’ı sponsorluklardan, yüzde 20-25’i de bilet satışlarından geliyor. Yabancı kültür merkezlerinin destekleri de önemli. Goethe Enstitüsü, Fransız Kültür ve Hollanda Konsolosluğu gibi destekçi kurumlar var. Tiyatro Festivali özelinde ise, ana sponsorların yanı sıra bir de özel gösteri sponsorluklarımız var. Tekfen Holding, uzun süredir gösteri sponsorlarımızdan birisi. Tekfen’in desteği çok önemli bizim için. Çünkü bu tür sponsorların sayısı fazla değil. Tekfen’in her sene destek vermesi devamlılık açısından çok değerli. Bu tür destekler olmasa döndüremeyiz, zorlanırız. Neyse ki Tekfenliler tiyatroyu seviyor!

Tekfen’in hangi oyuna sponsor olacağını nasıl belirliyorsunuz?

Birlikte belirliyoruz.

Bu sene neden İo?

Değerlendirdiğimiz tek seçenek İo değildi. Birkaç dosya hazırlıyoruz. Temel kriter, yerli yapım olması. Tekfen’in sponsorluğu program oluştuktan sonra devreye giriyor. Seçimde birçok kritere bakılıyor. Sponsorluk kapsamında Tekfen için bir de özel gösterim yapıyoruz. Bu nedenle oyunun taşınabilir olması önemli. Seyirci kapasitesi önemli; yönetmeni, oyunun niteliği çok önemli. Dolayısıyla bunların hepsine dikkat ederek birlikte karar veriyoruz. Bu sene festival İo ile açılacak. Dolayısıyla Tekfen’in bu oyuna sponsor olması daha da anlam kazanıyor. Şahika Tekand, Türkiye’nin en önemli kadın yönetmenlerinden biri. Oyunun metnini de, Antik Yunan’da ve tragedyalarda hep kenarda kalmış bir karakter olan “İo”dan yola çıkarak kendisi yazdı. Onun başına gelenler, yaşadıkları ve başkaldırıları var. Sahnede söyledikleri ise bugüne ait şeyler. Derinlemesine bir metin var. Oyunun bir başka önemi de, Şahika Tekand’ın 11 yıl aradan sonra bu oyunla tekrar sahneye çıkacak olması. Çok güçlü bir oyuncu kadrosu ve korosu var. Seyirciler çok değişik ve içinde mesajlar olan bir iş izleyecekler.

İo hakkında

Şahika Tekand’ın yazıp yönettiği ve oynadığı, Studio Oyuncuları ve İKSV ortak yapımı İo, dünya prömiyerini 13 Kasım 2019’da Uniq İstanbul’da, 23. İstanbul Tiyatro Festivali’nin açılış oyunu olarak yaptı. Gizem Bilgen’in koreografisi ile sahnelenen oyunda Şahika Tekand’a sahnede Gökhan Küçük, Gizem Bilgen, Deniz Karaoğlu ve Yiğit Özşener’den oluşan yetkin bir oyuncu/performansçı kadrosu eşlik ediyor.


Tragedya ve klasikleri özgün yaklaşımıyla sahneye taşıyan Şahika Tekand, bu kez İo aracılığıyla, Olympos ve Zeus’la hesaplaşıyor. İo, Şahika Tekand’ın mitolojiden yola çıkarak yazdığı tamamen özgün bir metne dayanıyor.


Bu oyunu özel kılan şeylerden biri de, daha önce üzerine hiç tragedya inşa edilmemiş bir mitoloji karakteri olan Irmak Tanrısı İnakhos’un kızı İo hakkında yazılmış ilk oyun olması. Mitolojiyi başka bir ele alışla okuyan oyun, ataerkil dünya düzenini, hafızasını ve sorgulama yetisini terk eden bugünün insanını, şiirsel bir aksiyon düzeni ile sahneye taşıyor.


Işık, ses ve hareketin dinamik ve gerilimli birlikteliğiyle yürüyen oyunda, hareket düzeni hareketin müziğini görünür kılarken, konuşma düzeni de dilin müziğini esas alarak esere müzikal bir dinleti niteliği kazandırıyor.