TOROS TARIM
GENEL MÜDÜRÜ
MEHMET SADIKOĞLU
İLE SÖYLEŞİ

“Artık global
bir oyuncu
olmak
zorundayız!”

Geçtiğimiz Mayıs ayında Toros Tarım Genel Müdürlüğü görevine atanan Mehmet Sadıkoğlu, bundan 32 yıl önce satış temsilcisi olarak başladığı kariyerinde adım adım yükselerek bugüne gelmiş, damarlarında Toros kanı dolaşan bir yönetici. Satış ve pazarlama görevlerinde çalıştığı dönemde gitmediği tek bir il kalmış; hiç tarımsal faaliyetin olmadığı Hakkari! Onun dışında ülkeyi adım adım dolaşan Mehmet Sadıkoğlu, hiç şüphesiz tarım ve gübre sektörünü Türkiye’de en iyi bilen isimlerden biri. Ama Mehmet Sadıkoğlu, Türkiye pazarının artık Toros için yeterli olmadığını, esas hedefin dünyaya açılmak olduğunu söylüyor. Ve ardından ekliyor: “Global bir oyuncu olmak için dünyayla aynı hızda gitmemiz, çevik ve dinamik olmamız lazım.”

32 yıllık bir Toroslu olarak, şirketle ilk buluşmanızdan başlayalım. Yollarınız nasıl kesişti?

Ben Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği’nden mezun olduktan sonra, 1986 yılında Paksoy Yağ Sanayii’nde çalışmaya başlamıştım. Bir gün telefonum çaldı. İstanbul’da, yedek subay okulundan bir askerlik arkadaşım… Toros’ta yeni göreve başlamış, “Burada satış pazarlama teşkilatı kuruluyor. Sen de katılmak ister misin?” diye sordu. “Neden olmasın,” dedim. O zamanlar Türkiye’de gübre sektörü serbest düzene yeni geçmişti. Daha önce tek alıcı devlet iken, 1986 yılında çıkan bir yasayla üreticilere kendi satış örgütlerini kurma hakkı verilmişti. Toros da bu konuda en aktif şirketlerden biriydi. Konya’da elemana ihtiyaç varmış. O zaman Konya’da bir bölge şefliği vardı. Orası için ilk görüşmemi yaptım, olumlu cevap geldi. İşe başlamadan, “Sen bir de şirket merkezinde üst yönetimimizle görüş, onların da onayını alalım,” dediler. İstanbul’a geldim. O zamanlar Genel Müdür Yardımcısı Deniz (Ungan) Bey’di. Onunla görüştüm. “Efendim, Konya’da göreve başlayacağım, sizinle görüşmemi söylediler,” dedim. Herhalde hakkımda birkaç soru soracak diye beklerken bir kızdı bana! “Senin burada ne işin var! Doğru sahaya gidip mal satıyorsun. Bizim satışa ihtiyacımız var!” diye beni gerisin geriye gönderdi.

O güne kadar gübre konusuyla hiçbir temasınız olmuş muydu?

Kimya mühendisliğinden dolayı en azından gübrenin ne olduğunu teorik olarak biliyordum, ama bu alanda hiçbir deneyimim yoktu.

Ve böylece Toros ailesine katılmış oldunuz…

1987’de Konya’da satış temsilcisi olarak işe başladım. 1995 yılına kadar Konya’da çalıştım. O arada 1994 ekonomik krizini atlattık. Şirketi çok olumsuz etkileyen bir krizdi. Dövizin 3-4 katı arttığı bir dönem. Çiftçi de çok zor durumdaydı. Gübre satamaz olmuştuk. Arabaya binerdim, tek tek, tarla tarla dolaşırdım. “Niçin olmuyor? Bizim bu stokları eritmemiz lazım. Bu malları nasıl satacağız?” diye kara kara düşünürdük. Zor bir dönemdi gerçekten. 1993 yılında Konya’da İç Anadolu Bölge Müdürlüğü kurulunca, ben de Bölge Müdürü olarak atandım. 1995 yılında ise Akdeniz Bölge Müdürü olarak Adana’ya gittim. 1998 yılında Konya ve Ankara Bölge Müdürlükleri birleştirilip, İç Anadolu Bölge Müdürlüğü kuruldu. Ben de onun başına geçtim. Hikâyeyi bugüne kadar getirecek olursak, 1999-2001 yılları arasında Satış Müdürü, 2001-2010 yılları arasında da Pazarlama ve Satış Müdürü olarak çalıştım. 2010 yılında Genel Müdür Yardımcılığı görevine atandım. 2019 yılına kadar o görevimi yürüttükten sonra, bu sene Mayıs sonu itibarıyla şirketin Genel Müdürlüğüne getirildim.

Adım adım yükselen bir kariyer. 32 yıl çok uzun bir süre, bir ömür aslında. Bu kadar uzun bir birliktelik elbette karşılıklı memnuniyeti de gösteren bir durum. Sizi bunca zaman Toros’a bağlayan şey neydi?

Toros’a girdiğimde yıl 1987’ydi, bugün 2019. Bu süre boyunca hiçbir zaman, “Dışarıda başka ne alternatifler var?” diye bakmadım. Bu bir güven meselesi. Çalışanın kurumuna karşı güveni, kurumun da çalışana karşı güveni. Bu güven ilişkisi hiçbir zaman sarsılmadı. Bunca yıllık çalışma hayatımda Tekfen’de şunu gördüm: Özü, sözü aynı olan bir kurum... Çalışanına da, müşterisine de, iş yaptığı ortaklarına karşı da bu böyle. Eğer, “Ben bunu şu şekilde yapacağım” dediyse, o şekilde yapar ve bitirir. Bununla ilgili bir anekdot anlatayım. 2001 krizi. Yine dövizin 600 liralardan 900 liraya fırladığı bir dönem. O zaman Tariş ihalesine girmiştik. 45 bin tonluk bir ihaleydi. İhaleyi kazandık, kazandıktan bir hafta sonra devalüasyon oldu. O günün parasıyla, kur farkından dolayı, malı verirsek 5 milyon lira zarar edeceğiz. Buna karşın içeride 250 bin liralık bir teminat mektubumuz var. Yani biz malı vermeyip 250 bin liralık teminat mektubunu yaksak, şirket 5 milyon lira zarardan kurtulacak.


Konuyu Tekfen yönetimine kadar götürdük. Aldığımız yanıt beni şirkete bir kez daha bağlamıştı. Bize dediler ki, “Tekfen’de taahhüdünü yerine getirmeme diye bir şey söz konusu olamaz. Gidin, bu taahhüdünüzü her ne olursa olsun yerine getirin. Sonra yasal yollardan hakkınızı ararsınız. Kazanırsınız, kazanmazsınız, önemli değil!” O gün belki ciddi para kaybettik ama Tekfen gücünün, Toros gücünün ne olduğunu da herkese gösterdik. Tekfen kültürü dediğim şey bu. Özü, sözü bir! Her ne iş yapıyorsa, eksiksiz yerine getiren bir kurum.

Bunun çiftçiye yansıması nasıl? Çiftçinin gözünde Toros nerede?

Çalışanla Tekfen arasındaki bağın ötesinde, bizim Toros olarak nihai tüketicimiz olan çiftçilerle bağımız da aynı güçte. Buradaki en önemli konu güven. Bizim tüketicimiz, bizden ürünü, malı aldığı anda bilir ki hizmette veya ürün kalitesinde bir problem çıkarsa Toros kapısına kadar gider, gerekiyorsa malı değiştirir, zarara uğramasını engelleyecek her türlü tedbiri alır. Bu durum bayilerimiz için de geçerli. Eğer bayimize bir taahhütte bulunduysak, ertesi gün ülkede kriz de olsa, o söz mutlaka yerine getirilir. Satış teşkilatını kurduğumuz 1987 yılından bugüne, bayilerimizin yaklaşık yüzde 25’i hâlâ faaliyetlerine bizimle beraber devam ediyor. Bazı bayilerimiz zaman içinde büyük işletmeler, önemli tüccarlar, hatta fabrika sahipleri haline geldi. Buna rağmen Toros’a bağlılıklarında bir azalma olmadı. Az önce söylediğim güvenin bunda çok etkisi var. Öte taraftan hem bayilerimizi hem de çiftçilerimizi gübre konusunda kesintisiz destekliyoruz. Çiftçinin ayağına kadar giderek doğru gübreyi doğru yerde, doğru zamanda ve doğru miktarda kullanmaları için onları eğitiyoruz. Çiftçinin verim ve kalitesini artıracak şekilde her türlü teknik ve zirai danışmanlığı veriyoruz. Tüketicinin Toros’a bağlılığının en büyük nedenlerinden biri de bu işbirliği ve onun getirdiği olumlu sonuçlar.

Toros sadece gübre üretip satan bir şirket değil. Aynı zamanda yıllardır çiftçiyi eğitme ve onun doğru gübre kullanımını destekleme çabası içinde. Toros’un böyle bir misyon edinmesinin ardındaki düşünce nedir?

Türk çiftçisi bilgiye aç. Özellikle ülkenin iç ve doğu kesimlerine gittikçe bu açlık daha da artıyor. Çiftçi de toprağından daha fazla verim alabilmek için yeni bir şeyler yapması gerektiğinin farkında. O da öğrenmek istiyor. Bizim çiftçimiz anlatılana değil, gördüğüne inanır. Onun içindir ki bizim pazarlama ekiplerimiz tarla denemeleri yaparak, çiftçinin kendi arazisinde verimi nasıl artırabileceğini tek tek göstererek öğretmeye çalışıyor. Diğer yandan da çiftçinin ihtiyaçlarını gözeterek ürün gamımızı sürekli geliştiriyoruz. Örneğin, çinkolu gübre dünyada ilk kez bizim tarafımızdan üretildi. Şimdi ise dünyada hemen tüm üreticilerin portföyünde yer alıyor. Yine son yıllarda üretmeye başladığımız organomineral gübre bir ihtiyacın neticesi. Türkiye topraklarında organik madde miktarı çok düşük; yüzde 1 seviyesinde. Bu düşüklük verimi olumsuz etkiliyor. Yanlış hatırlamıyorsam, organik maddedeki yüzde 1’lik bir artış bile verimliliği yüzde 40-50 artırıyor. Ama o yüzde 1’lik artışı sağlamak için de 20-25 yıl boyunca toprağı organik maddelerle beslemeniz gerekiyor. Bu, uzun ama mutlaka yapılması gereken bir çalışma. Bunu hem ziraat fakültelerindeki hocalarımız, hem de Tarım Bakanlığı’nın yetkili kurumları söylüyor. Toros olarak bu konuyu çok önemsiyoruz. Organik ve organomineral gübre pazarında büyüme hedefimiz var. Bu amaçla geçtiğimiz Mayıs ayında Gönen Yenilenebilir Enerji Üretim A.Ş.’nin yüzde 70’ini satın aldık. Böylece organomineral pazarındaki kapasitemizi ciddi oranda büyüttük. Bu yönde başka yatırımlarımız da gelecek.

Sanırım Ar-Ge Merkezi yatırımının gerisinde de benzer bir bakış açısı ve bir sorumluluk anlayışı var.

Türkiye’de gübre alanında ilk Ar-Ge merkezini tescil ettiren grubuz. Mersin’deki merkezimizde tamamı ziraatçı ve kimya mühendislerinden oluşan 33 kişilik bir ekip çalışıyor. Pazarlama teşkilatımızla birlikte, çiftçimizin ihtiyaçlarına yönelik gübreleri araştırıyor, geliştiriyor ve tarla denemelerini yaparak bu ürünleri pazara hazır hale getiriyorlar. Meseleye şöyle bakmak lazım. Bitki aslında bir canlı, insan gibi. Gübre de aslen bitki besinidir. Nasıl ki bizim her gün protein, karbonhidrat, yağ gibi gıdalara ihtiyacımız varsa, bitkinin de aynı şekilde azot, fosfor, potas gibi elementlere ihtiyacı var. Bitkinin en doğru şekilde beslenebilmesi, daha kaliteli ve verimli ürün alınabilmesi için ne gerekiyorsa, Ar-Ge Merkezimiz bunu araştırıyor.


Ayrıca doğru bitki besin maddesini vermek kadar, ne zaman, nasıl ve hangi oranda verileceği de önemli. Bu konularda çiftçimize yol göstermek için Toros Çiftçi adında bir uygulamamız var. Akıllı cep telefonlarına da yüklenebilen uygulama sayesinde çiftçiye tarlanın durumu, nemi, yağış durumu, toprağın özelliği ve gübreleme önerileri gibi sistematik bilgiler veriyoruz. Bu uygulamanın arka planında çalışan, hocalarımızla birlikte oluşturduğumuz karmaşık bir algoritma var. Çiftçiler uygulamayı ücretsiz indirerek yararlanabiliyorlar.

“Dünya inanılmaz bir hızla değişiyor, gelişiyor. Tarımda da teknoloji kullanımı her geçen gün artıyor; tarım dijitalleşiyor. Bizim de bu dijitalleşme içerisinde yer almamız lazım. Hatta hep bir adım önde olmamız lazım.”

Tarım sektörü dijital devrimin neresinde? Türk çiftçisi teknolojik değişime ne kadar hazır?

Dünya inanılmaz bir hızla değişiyor, gelişiyor. Tarımda da teknoloji kullanımı her geçen gün artıyor; tarım dijitalleşiyor. Bizim de bu dijitalleşme içerisinde yer almamız lazım. Hatta hep bir adım önde olmamız lazım. Çünkü değişim ve gelişime ayak uyduramazsanız rekabet etmeniz artık çok zor. Bugün ikinci, hatta üçüncü nesil bayilerimiz, müşterilerimiz var. Onların babalarının bilgisayarları yoktu. Bugün ise yeni nesil teknolojik olanakları kullanıyor ve dünyadaki gelişmeleri takip ediyor. Biz de aynı şekilde bu değişim ve gelişime ayak uyduran bir şirketiz. Baktığınızda dünyadaki gübre sektörü giderek çiftçiye danışmanlık yapan bir organizasyona yöneliyor. Biz de çiftçimize en doğru ürünü sunabilmek için toprağını analiz ediyoruz, suyuna bakıyoruz, yaprak analizi yapıyoruz. Drone’lar sayesinde araziyi bölüm bölüm inceleyip neresi verimli, neresi verimsiz, neresinde hangi bitki besin maddesine ihtiyaç var, bunları tespit edebiliyoruz. 2018 yılında, Türkiye’nin her bölgesinde ziraat mühendislerinden oluşan gezici teknik ekipler oluşturduk. Bu ekipler, hazırladığımız tam donanımlı eğitim otobüsümüzle birlikte çiftçimizin köyüne, hatta tarlasına kadar karşılık beklemeden gidiyor. Çiftçimizin daha verimli üretim yapabilmesi adına bu teknik kadro yılın 365 günü onlara bitki besleme konusunda danışmanlık yapıyor. Sahadaki etkinliğimizi artırmayı amaçlayan bu proje, aynı zamanda teknolojik cihaz ve gözlemler yoluyla sahadan bilgi toplamamıza da olanak veriyor.


Dediğim gibi, dünyadaki üreticiler artık sadece ve sadece gübre satan kurumlar olmaktan çıkıyor. Sektör, çiftçiye katma değerli hizmetler verecek şekilde gelişiyor. Bunlar teknolojik, lojistik, danışmanlık hizmetleri olabilir. Bizim de önceliğimiz çiftçiye gerek zirai danışmanlık, gerek teknik danışmanlık yaparak, doğru gübreleme ile bitkiyi ve toprağı en doğru şekilde besleyerek verimi ve kaliteyi artırmak. Çünkü 2050 yılında dünya nüfusu 10 milyarı bulacak. 10 milyarı beslemek için yeterli besin kaynağını üretmek lazım. Tarımsal alanı büyütemiyorsak ki sınırlar belli, o zaman verimi artırmak zorundayız. Toprağı doğru beslemek, doğru tarım yapmak, doğru tarımı yaparken de ürünün verim ve kalitesini artırmak gerekli. Başka çare yok. Aksi takdirde dünya açlığa gidiyor. Dünya böyle bir noktaya gidiyorsa, Türkiye de dışında kalmayacaktır. Tek çözüm tarımsal faaliyetlerde verimi ve kaliteyi artırmak. Bunu Toros için bir sorumluluk olarak görüyoruz.

Siz 32 yıldır şirketin satış organizasyonundasınız. Bu kadar süre içinde Toros’un sattığı toplam gübreden yola çıkarak, tarıma sunduğu katkıyı nasıl hesaplayabiliriz?

Birkaç sene önce bunun hesabını yapmıştık. Yıllık ortalama üretimden yola çıkarak, benim çalıştığım süre içinde toplam 50 milyon ton civarında gübre üretmişizdir. Bu da ortalama 2 milyon TIR yapar. Bu TIR’ları arka arkaya dizseydik, yaklaşık 27 bin kilometrelik bir katar oluştururdu. Yani İstanbul’dan Tokyo’ya olan mesafenin yaklaşık üç katı. 50 milyon ton aynı zamanda Türkiye’nin 10 yıllık gübre ihtiyacı demek. Bu kadar gübreyle 2,5 milyon kilometrekare araziyi gübreleyebilirsiniz. Üç tane Türkiye’den daha büyük bir alandan söz ediyoruz. Türkiye’nin karasal alanının yüzde 30’unda tarım yapılabildiğine göre, ekili alan olarak 10 Türkiye diyebiliriz.

Bunca yıldır Türkiye’nin birçok farklı yerinde çalışmak, Anadolu insanıyla yakın iletişimde olmak size neler kattı?

Her yörenin insanı farklı. Farklı kültürleri, yaşam tarzları, bakış açıları var. Görev yaptığım yıllar boyunca her bölgeyi gezdim. Gitmediğim tek bir yer kaldı, o da Hakkari. Çünkü orada tarım yok, dolayısıyla da bayimiz yok. Bölgelere giderken, o bölgenin özelliklerini bilmeniz lazım. Yöre insanının beklentilerini, düşünce tarzını bilmeniz çok önemli. O nedenle de farklı bir kimliğe bürünmeniz lazım. Elbette Toros’un prosedürleri, kuralları, yönetim anlayışı hep aynı, ama iş ortaklarıyla diyaloğu ister istemez bölgesel olarak farklılaşıyor. Geçmişte bir sloganımız vardı, “Ayşekadın’dan Digor’a” diye. Birisi Türkiye’nin en batı, diğeri en doğu noktası. Toros, batısından doğusuna, kuzeyinden güneyine, Türkiye’nin her yerinde olan bir şirket. Bu, büyük bir insan mozaiği demek. Bu mozaiği daha iyi tanıdıkça, kapıları daha kolay açmaya başlıyorsunuz. Benim meslek hayatımın tamamı, birbirinden farklı insanlarla nasıl diyalog kurmanız gerektiğini öğreten bir süreç oldu.

Satış, her an sahada olmanızı gerektiren, özveri gerektiren bir meslek. Bu sizin hayatınızı nasıl etkiledi?

32 yıl boyunca, satış pazarlama teşkilatının her kademesinde görev yaptım. Çeşit çeşit olaylarla karşılaştım. Bugün işler nispeten daha kolay. Herkesin önünde bilgisayarı, cebinde telefonu var. O gün ne vardı? Elimizde kartotekslerle giderdik bayinin yanına. Bayilerin siparişlerini kartlarla takip ederdik. Bir sonraki bayiye gitmeden önce, bulunduğumuz bayinin telefonundan arayıp randevu alırdık. 1987 yılı başlarında, bayilik teşkilatının kurulduğu dönemde pazartesi günü yola çıkardık, cumartesi gecesi dönerdik. Yılda 60 bin kilometre yol yapardım. Sonraları biraz daha azaldı, ama direksiyon başında 500 bin kilometre yol gitmişimdir. O zamanki yollar da bugünkü gibi değil. Araçlar Kartal 131, klima filan yok! Özellikle İç Anadolu Bölgesi’nde çok kar olur. Araçlarımız çok kayardı. Kaymasın diye arkaya 3-4 torba gübre koyardık. Her birini ayrı cinsten koyardım ki gittiğim yerlerde pazarlamasını da yapabileyim.


Konya’da görev yaptığım sırada çok yoğun bir kar yağışı olmuştu. Üç gün boyunca her yer kapanmıştı. Konya-Aksaray arasında yolda kaldım. Zincir takacağım, ama onu da beceremedim. Öyle soğukta bekliyorum. Neyse ki bir kamyon yardıma geldi. “Zinciri takamadım,” dedim. Kamyoncu da çiftçiymiş. “Ben sana yardım ederim ama bagajdakileri bana vereceksin,” dedi. “Tamam vereyim ama o zaman ben nasıl gideceğim?” dedim. “Merak etme. Arkanda ben varım. Varınca verirsin, ödeşiriz,” dedi. O günden bugüne o kadar çok şey değişti ki! Düşünün, bizim iş sağlığı ve güvenliğinden anladığımız şey, o dört torba gübreydi. Bugün bambaşka şeylerden konuşuyoruz.

“En sevdiğiniz yer neresi derseniz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu derim. Oranın kültürel yapısı, eski Anadolu medeniyetlerinin getirdiği güzellikler beni cezbediyor. Tatillerde deniz kıyısı yerine Anadolu medeniyetlerini görmek daha çok hoşuma gidiyor.”

Elbette bu 30 yıl içinde tüm dünyada büyük bir değişim yaşandı. Çalışma koşulları da bu değişimden fazlasıyla nasibini aldı.

Evet ama hiç değişmeyen şeyler de var. Örneğin Toros’un kalite anlayışı, dürüstlüğü, etik anlayışı, çalışanlarına verdiği değer... Bununla ilgili bir anım var. 1995 yılında Akdeniz Bölgesi’ne müdür olarak atandım. O zamanlar duvar tipi split klimalar yok. Klimalar cama monte ediliyor. Ofiste tek bir klima var, o da bölge müdürünün odasında. Diğer arkadaşlar gün boyunca şıpır şıpır terliyor. O zamanki genel müdürümüz Esin Hanım ve İsrailli bir misafiri fabrikayı ziyarete gelmişler. Bölge ofisinde toplantı yapacaklarını haber verdiler. Ben odamdaki klimayı söktürdüm, arkadaşların çalıştığı odaya taktırdım! Esin Hanım’la misafiri gelince benim odaya aldık. Fabrika ziyaretlerini yapmışlar, sohbet edip işleri tartışıyorlar. Bir yandan da Adana’nın 45 derece sıcağında sicim sicim terliyorlar. Belki de bu yüzden toplantıyı kısa kestiler. Zannediyorum 2-3 gün sonraydı, bütün bölge teşkilatları klimalandı, hepsi yenilendi. Tekfen’in, Toros’un çalışanlarına verdiği değerin bir göstergesi olarak unutmadığım anekdotlardan birisi.

Madem Anadolu’da o kadar yol teptiniz, hangi mevsimde en çok nereyi beğenirsiniz?

Yazı, sıcağı hiç sevmem. Ben sonbahar ve kış adamıyım. Sonbaharda yaprak döken her yer benim çok hoşuma gider. Türkiye büyük bir mozaik. Her yöre insanının yapısı çok farklı. Belki biraz ayrımcılık olacak ama bana göre Doğu ve Güneydoğu insanı bir başka. Onların size koşulsuz güveni, sizin de onlara olan güveninizi pekiştiriyor. Böyle bir bağlılık var ticari anlamda da, insani anlamda da. O nedenle en sevdiğiniz yer neresi derseniz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu derim. Oranın kültürel yapısı, eski Anadolu medeniyetlerinin getirdiği güzellikler beni cezbediyor. Tatillerde deniz kıyısı yerine Anadolu medeniyetlerini görmek daha çok hoşuma gidiyor. Yemekleri de tabii ki bir başka güzel. O yöreye seyahat ettikten sonra üç gün yemek yemiyorum. Ancak böyle kendime gelebiliyorum.

Bu kadar yoğun çalışmak aile yaşantınıza nasıl yansıdı?

İki oğlum var. Çok erken evlendim. O yıllarda biraz onları ihmal ettim, bunu biliyorum. Bunu çocuklarıma da itiraf etmişimdir. Pazartesi sabah çıkıyorsunuz, cumartesi gece dönüyorsunuz. Pazartesi bir daha çıkıyorsunuz, bırakıp gidiyorsunuz. Gözünüz arkada kalıyor. Bugün olduğu gibi iletişim imkânları da yok. Ancak akşam otele gittiğinizde telefonla konuşabiliyorsunuz. Bir şey kaybettim mi, hayır! Onları yine dört dörtlük yetiştirdik. Ama meşakkatli yıllar mıydı, evet! Bugün onlar da kendi hayatlarını kurdular ve biz eşimizle yalnız başımıza kaldık. Neredeyse on yıldır bu şekilde birbirimize destek olarak yaşamımızı devam ettiriyoruz.

Tekfen gibi çalışkan bir şirkette herkeste bu özveri var. Özveri olmadan da herhalde bu noktada olunmazdı.

Mümkün değil. Genç arkadaşlarım belki bana kızacaktır ama aynı özveriyi yeni nesilde görmüyorum. Belki bunu beklemek de yanlış. Z kuşağı bambaşka bir kuşak. Önemli olan, kuşaklar değiştikçe kurumların da değişmesi. Onlar değişince zaten birbirine uyumlu hale geliyor. Özveri kısmı tamam, ama yeni nesilde sabır da yok. Bunu eleştiri olarak söylüyorum. Genç arkadaşlar hiçbir şekilde sabırlı değiller. Hemen, “Ben oldum” düşüncesine kapılıyorlar. Oysa o kadar kolay değil. Bugün, bu yaşımda bile “Ben oldum” diyemiyorum. Ben hâlâ eksiğim, hâlâ öğreniyorum, öğrenmeye de devam edeceğim. Öğrenmenin yaşı yok. Onun için biraz daha sabırlı olmak, hayatı sindirerek yaşamak lazım.

Aslında böylece bir yönetici olarak beklentileriniz anlamında da bir mesaj vermiş oluyorsunuz. Sistemli, tutarlı, istikrarlı bir çalışma ve sabır... Bunlar dışında bir yönetici olarak beklentileriniz arasında neler var?

Dünya o kadar hızlı değişiyor ki! Teknolojiler o kadar hızlı değişiyor ki! Yenilikler o kadar fazla ki! Bu hızda yaşarken, yeniliklere adapte olmaya çalışırken hata yapmamak gerçekten olanaksız. Çalışma arkadaşlarıma hep şunu söylüyorum: “Ben hata yapmam diyen insan en büyük hatayı yapar.” Onun için en önemli nokta hata yapmamak değil, yaptığı hatayı ortaya koyup bu hatayı tekrarlamamak, bunun için de ne yapmak gerektiğine kafa yormak. Eğer kendi başına çözümü bulamıyorsa yöneticisine, ailesine, büyüklerine, tecrübe kazanmışlara gitsin. Yaptığı hatadan çıkardığı derslerle, değişim sürecinde hangi adımları atması gerektiği konusunda kendine rehberler bulsun. Başka çaresi yok. Hep şunu söylerim. Bir çalışan, tek başına hiçbir şeydir. Aslında onu başarılı kılan ekiplerdir. Ekipleri başarılı kılan ise o ekibin ruhudur. Başarı gelecekse, hep birlikte gelir. Önemli olan o liderliği gösterebilmek, ekibi yönetebilmek, ekiple birlikte adımları atabilmek. Tüm çalışma arkadaşlarımdan en önemli beklentim, karşılıklı güven ortamının oluşturulması. Bunun için de ekip ruhuyla çalışmak lazım. Hatalardan ders çıkartmak lazım. Hiçbir şeyi de halının altına süpürmemek lazım. Halının altına süpürdüğünüz her şey, eninde sonunda dağ gibi önünüze gelir.

“Toros olarak, yapıya dinamizm katmamız gerekiyor. Biz artık Toros olarak global bir oyuncu olmak zorundayız. Global oyuncu olmamız için de daha dinamik, daha proaktif çalışmak zorundayız.”

Bu söylediklerinizden yola çıkarak, herkes kapınızı çalıp, “Mehmet Bey şu konuda tıkandım, bana yardımcı olabilir misiniz?” diyebilir mi?

Kapımı tıklatmaya gerek yok, kapım her zaman açık zaten. Ben kapımı kapatmam. Önemli bir toplantım yoksa kapım hep açıktır; 7/24 telefonum açıktır. Kılavuzluk isteyen herkes, her konuda gelebilir.

Başka önemli bir mesajınız da şu sanırım: “Bir problem varsa ertelemeyin, anında paylaşın!”

32 yılın özü burada. Halının altına her süpürülen şey, süpürenlerle birlikte gitmiştir. Hata yapan, hata yaptım diyecek. Çalışma hayatımda bunun hep faydasını gördüm. Açıklıktan ve dürüstlükten kimseye zarar gelmez. Bazen kısa vadede zararını görmüş gibi hissetsen de, uzun vadede artısı hep daha fazladır. Bir de tüm arkadaşlarımdan istediğim bir nokta var. Kapımı çaldınız, derdinizi anlattınız, ama ne olur en son söyleyeceğiniz şeyi en baştan söyleyin; süsleme sanatını bir tarafa bırakın. Çünkü o arada geçen, kaybedilen süre içerisinde iki-üç problem daha çözeriz, iki-üç işe daha bakarız. Zamanı doğru kullanalım, çünkü zaman hepimiz için kıymetli.


Ben kariyerimdeki her yükselişte, hep masanın öbür tarafına geçtim. Ve masanın öbür tarafına geçtiğimde, eski yöneticilerimin tepki gösterdiğim konularda ne demek istediğini çok daha iyi anladım. Bunların hepsi birer tecrübe. Çalışma arkadaşlarıma şunu söylüyorum. Bir proje geliştireceğiniz zaman önce onu ölçün, biçin, tartın, ondan sonra masaya koyun. Bize ne getirecek, bizden ne götürecek? Bunun hesabını yapmak için de, önce kendinizi benim yerime koyup düşünün. Bunca yıllık çalışma hayatımda, bu şekilde hareket etmenin hep faydasını gördüm.

İş dışında hayatınızda neler var?

Sade bir yaşantım var. Fırsat bulduğum zamanlarda bilardo oynamayı severim. Masa tenisini çok iyi oynardım geçmişte, şampiyonluklarım vardı üniversite yıllarında. Masa buldukça yine oynarım. Ama şu anda düzenli yapabildiğim tek spor, yürüyüş. Her gün 4-5 kilometre tempolu şekilde yürürüm. Onun haricinde gezmek ve yemek hoşuma gidiyor. Özellikle Güney ve Güneydoğu yemeklerine bayılıyorum. Mutfakta olmayı seviyorum. Çiğ köfteyi iyi yaparım. Eski usul, bulgur ve etten. Böyle bir düşkünlüğüm var. 15 günde bir kendime çiğ köfte yaparım. Satışta olduğum zamanlar ekipteki arkadaşlarıma da yapmışlığım vardır


Büyük oğlum Serhan, Hollanda’da, akademisyen. Yardımcı doçent olarak Tilburg Üniversitesi’nde çalışıyor. Onu ziyaret etmek için yılda birkaç kez Hollanda’ya gidiyoruz. Kuzey Avrupa ülkeleri, daha medeni ve gelişmiş ülkeler. İnsana verilen değer ve saygı orada bir başka. Çok kalıplaşmış bir yaşam tarzı olsa da, benim hoşuma gidiyor. Özellikle oranın deniz ürünlerine bayılıyorum. Diğer oğlum Burak ise Ankara’da. O da ekonomist. Büyük oğlum Boğaziçi’nden, küçük oğlum Bilkent Üniversitesi’nden mezun. Burak şimdi Ankara’da çalışıyor. Daha 10-15 gün önce de evlendi.

Son olarak Toros camiasına vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

Tüm çalışma arkadaşlarıma vurgulamak istediğim önemli bir husus var. Toros olarak, yapıya dinamizm katmamız gerekiyor. Biz artık Toros olarak global bir oyuncu olmak zorundayız. Global oyuncu olmamız için de daha dinamik, daha proaktif çalışmak zorundayız. Yeni yatımlar yapıyoruz. Bu yatırımlar daha da büyüyecek. Romanya’da ofisimizi açtık, Ukrayna’yla işbirliğimiz var. Hindistan’dan Brezilya’ya, Afrika’nın güneyine kadar uzanan, 20’yi aşkın ülkeye ihracatımız var. Pazarımızı genişletmemiz, global bir oyuncu olmamız için dünyayla aynı hızda gitmemiz lazım. Bu çevikliği sağlayacak olan bizleriz. Ben, kalıcı, sürdürülebilir ve çevik bir yapıyı oluşturmak için tüm arkadaşlarıma elimden geldiğince kılavuzluk etmeye hazırım. 33 yıllık birikimimle onlara bu konuda verebileceğim çok şey olduğunu düşünüyorum. Benden ne almak istiyorlarsa alsınlar, ben vermeye hazırım. Yeter ki bunu istesinler.