TEKFEN’İN

Demir Adamları

Onlar kilometre kavramı olmayan sporcular. İnsan bedeninin sınırlarını zorlayan mesafeleri yüzüyor, bisiklete biniyor, koşuyorlar. “Iron Man” olmak kolay değil. Önce 3.800 metre yüzmeniz, sudan çıkıp 180 kilometre pedal çevirmeniz, ardından da 42 kilometre maraton koşmanız gerekiyor. Bunun sırrı güçlü bir irade, kararlılık, sabır ve elbette ki sürekli çalışmakta yatıyor. Eğer siz de kar kış demeden, her gün sabah karanlığında antrenman için yola koyulmaya, işten çıktıktan sonra ev yerine spor salonuna yönelmeye, hafta sonunu da tüm gün sporla geçirmeye hazırsanız, Tekfen’in Demir Adamlarına katılmamanız için bir sebep yok!

Öncelikle hem sizleri biraz tanımak, hem de kendinizi nasıl bu meydan okumanın içinde bulduğunuzu öğrenmek istiyoruz.

Hakan Dündar

Spora 14 yaşında Eczacıbaşı’nda basketbol oynayarak başladım. Eczacıbaşı basketbol şubesini kapatınca Galatasaray’a geçtim. Orada bir sene, sonra bir sene de TED’de oynadım, Milli Takım’a seçildim. Fakat klasik Türk gencinin kaderi olarak, okulla sporu aynı anda yürütemediğim için eğitimi tercih ettim. Üniversiteye girince uzun süre basketbolu bırakmak zorunda kaldım. Üniversite bitti, Amerika’ya yüksek lisansa gittim geldim. Tesadüfen eski arkadaşlarımı görünce, “Veteran Ligi” gibi bir organizasyondan bahsettiler. Böylece yeniden basketbol oynamaya başladım. Eski basketbolcu arkadaşlarla haftada üç gün toplanıp maç yapıyorduk. Sonra biraz sıkıldım, gruptan ayrılıp Bebek sahilinde koşmaya başladım. O sırada, halen birlikte çalıştığım koçum Göksen’le tanıştık. “Iron Man diye bir şey var, bir de onun yarısı olan Half Iron Man var, onu yapalım,” dedi. “Nasıl bir şey?” diye sordum. “Bisiklete biniyorsun, yüzüyorsun, bir de üstüne koşuyorsun,” dedi. Bisiklete binmeyi seviyorum, denize girmeyi de seviyorum, yapabilirim o zaman diye düşündüm. Ama mesafeleri öğrenince biraz duraksadım tabii.

Full nasıl, yarım nasıl?

Hakan Dündar

“Full”de önce 3.800 metre yüzüyorsunuz. Sudan çıkıyorsunuz, hemen üstünüzü değiştirip 180 kilometre bisiklete biniyorsunuz. Bisikleti bitirince koşu ayakkabılarını giyip 42 kilometre maraton koşuyorsunuz. Yani, neredeyse buradan Edirne’ye gidiyorsunuz! Zaten sonrasında da hastaneye götürüyorlar... “Half” ise, adı üzerinde, bu mesafelerin yarısı…

Siz hangisini yaptınız?

Hakan Dündar

Bir kere Klagenfurt Avusturya’da full yaptım. Tam 16 saat 5 dakika sürdü. Sabah 6’da başladık, gece 10’da bitti yarış. Bu organizasyonlardan para kazanan profesyonel sporcular var. Onlar 7-8 saatte bitiriyorlar. Bizler ise daha amatörlerin katıldığı “Yaş Grubu” kategorisinde yarışıyoruz. Ama mesafeler aynı tabi. Esasen niyetim half yapmaktı. Ama olaylar kendiliğinden gelişti. İlk 2014 yılının Kasım ayında başladım triatlon antrenmanlarına. 2015 yılının yazında Half Iron Man yapacaktım, niyetim öyleydi. O sırada kızımın okuluyla Avusturya’da, Klagenfurt’a voleybol turnuvasına gitme durumu ortaya çıktı. Beraber antrenman yaptığım arkadaşlarımın da bir hafta sonra orada yarışı vardı. Eşime, “Biz de gidip seyredelim, destek olalım. Hem de güzel bir ortam,” dedim. Eşim de, “Gitmişken sen de yarışa katılsana,” dedi, sanki pazardan karpuz almaya giderken “Bir kilo da domates al” der gibi. Orada yapılacak yarışma Full Iron Man’di. Meğerse Avrupa’nın en popüler yarışıymış, hem de nispeten kolay bir parkurmuş. Olur mu olmaz mı derken koça sordum, “Bitirirsin!” dedi. Ben de “Tamam, bu yaştan sonra performans gösterip derece alma derdim yok nasılsa,” diye düşündüm. Popüler bir yarış olduğu için normalde kayıtlar bitmiş, 3.500 kişi kayıt yaptırmış. Bunun ticaretini yapan bazı şirketler var. Onlardan zar zor bir bilet bulduk ve kaydoldum. Fakat benim ne bisikletim var ne de uzun yüzme tecrübem. Toparladık, ettik. Çok güzel, 6-7 kişilik bir arkadaş grubuyla 6 ay boyunca yarışa hazırlandık. Zaten koca İstanbul’da bu işlerle ilgilenen en fazla 150-200 kişilik bir grup var. Herkes birbirini tanıyor. Gruplar halinde yarışa hazırlanıyorsunuz. Özellikle bisikleti tek başına değil de grup halinde yapmak hem daha güvenli hem de daha keyifli. Böylece haziran ayı geldi. Yarışa katıldım, tam 16 saat! İşkence gibiydi.

Hakan Sayar

16 saat ayakta dur desen duramazsın.

Hakan Dündar

Yarış akşam 10 gibi bitti. Otele geldik, lobide oturuyoruz. “Ee, şimdi ne yapacağız?” havasındayız. Vücudumu o kadar zorlamışım ki hiçbir şey hissetmiyorum. Yorgunluk bile hissedemiyorsun, uyuyamıyorsun. Gece 2-3’e kadar oturduk. Tabii böyle bir yarışı bitirmiş olmanın hazzı inanılmaz. Parkur da çok keyifli. Alpler’in üstünde, Slovenya-Avusturya sınırındaki dağlarda bisiklete biniyorsun. İnanılmaz güzel manzaralar. Halk inanılmaz destekliyor, alkışlıyor, motive ediyor. Bütün şehir işi gücü bırakıyor o hafta. Çünkü şehir de kitleniyor. Bütün yollar kapanıyor. Parkur keyifli, insanlar keyifli, bitirmek çok keyifli. Soran arkadaşlar oluyor, “Nasıl bir şey? Nasıl yaptın?” diye. Onlara, “Yapabilirsiniz!” diyorum. Bir işi gerçekten yapmak istiyorsan, kafaca kendini hazırlamışsan, antrenmanlarını düzgün yapmışsan, bitiriyorsun.

Sonra tekrar yaptınız mı?

Hakan Dündar

Tam değil ama yarım yaptım. Yoğunluktan maalesef yeni bir full’e vaktim olmadı. Gene isterim ama vakit olması lazım. Bir kere antrenman süreleri çok uzun. Hafta sonu minimum 6-7 saat bisiklete binmeniz gerekiyor. Sabah 5’te çıkıyorsun, öğlen bisiklet bitiyor. Eve gelmen 2-3’ü buluyor. Hafta içi de çift antrenman yapmak lazım ki buna şu anda hiç vaktim yok. Evde bekleyen sorumluluklar var, iki tane kızım var. Öbür tarafta iş var. İşe de konsantre olmak gerekiyor. Öyle olunca spor maalesef üçüncü sıraya düşüyor. Önce aile, ardından iş, sonra spor geliyor hayatımda. Bu sene ekim ayında Antalya’da Half Iron Man yarışına katılacaktım, ayağımdan sakatlık geçirdim. Ondan dolayı iyice geri kaldım. Bu seneyi pas geçtim maalesef. İnşallah önümüzdeki sene yapacağım. Gençken sakatlıkları atlatmak daha kolay. Ama bir yaştan sonra günlük hayatı da etkilemeye başlıyor.

Hakan Bey, siz nasıl koşmaya başladınız? Sizin hikâyeniz nedir?

Hakan Sayar

Ben de çok genç yaşlardan itibaren sporun içindeyim. Atletizm ile ilgim lise yıllarında başladı, üniversite hayatım boyunca artarak devam etti. Uzun yıllar atletizm yaptım. Hatta takımda adam kalmadı, engelli bile koştum. Atletizme olan ilgim evlendikten sonra iş hayatıyla birlikte daha çok orta ve uzun mesafeli koşulara yöneldi. Eşimin İTÜ’de atletizm takım kaptanı olması evliliğimizin gerçekleşmesine de vesile oldu diyebilirim.

Tanışıklığınız oradan mı?

Hakan Sayar

Evet, atletizm sayesinde tanıştık. Evlendikten sonra birlikte koşmaya başladık. Her gün çıkıp koşuyorduk. Bir süre sonra, biraz da renk katmak için yurtdışındaki maraton ve yarı maraton yarışlarına katılmayı hedefledik. Her sene hedefimize bir yarış koyduk. Çünkü hedefsiz antrenman olmuyor. Elbette çıtayı yükseğe koyunca, bunun bir bedeli var. Sabah 8’de işte olmanız lazım. Bunun için de 5’te kalkıp, koşunuzu yapıp, duşunuzu alıp, öyle işe gitmeniz lazım. Bunun yazı var, kışı var. Gerçekten istiyorsan, hiç bir gerekçenin arkasına sığınmadan, bir yerden, bir şekilde zaman buluyorsun spor yapmaya. Eskiden Toros’un genel müdürlüğü Akatlar’daydı. Öğlen yemek aralarında kaçıp, 45 dakika Şişli Terakki havuzunda yüzüp işe dönerdim. Uzun yüzme yarışlarına da katılıyorum. Boğaziçi Kıtalararası, Çanakkale, Datça Açık Yarışlarında yüzdüm. Triatlon ile tanışmam ise hayli geç oldu. Sadece ben değil, Türkiye triatlonla çok geç tanıştı. 1986 yılında Türkiye’ye triatlon sporunu getiren Boğaziçi Üniversitesi’dir. Eski bir Tekfenli olan Yüksel (Kılıç) Ağabey de bu işin öncüleri arasındaydı. Popüler olması ise son 10-15 yılın hikâyesi. O sıralarda ben 40’lı yaşlarıma gelmiştim. Yeni bir spora başlamak için geç bir yaş, ama yüzmeyi ve koşmayı zaten yapıyordum. Bir bisiklet edinirsem triatlon yapabileceğimi düşündüm. Yenisi çok maliyetli olduğundan, elden düşme bir bisikletle başladım. Üç branşı birleştirerek triatlona geçtim. Bu arada Maratonist diye bir triatlon kulübü kurduk. Her sene Ironcamp markalı düzenli kamplar yaptık, bir sürü yeni arkadaşı triatlonla tanıştırdık. O yıllardan sonra tamamen triatlon sporuna odaklandım.

İlk yarışa ne zaman katıldınız?

Hakan Sayar

Daha öncesi de var ama 2010-2012 sezonlarında üst üste iki yıl federasyon yarışlarının tamamına katıldım. Kendi yaşımda Türkiye birincisi oldum. Orada hem sprint hem de olimpik mesafeler koştuk. Kısa, süratli, tempolu yarışlar bunlar. İki yıl boyunca triatlon sporunun tüm inceliklerini orada çok iyi öğrendim. Triatlonda bir branştan diğerine geçiş çok önemli. Sudan çıkıyorsun, kask ve bisiklet ayakkabını giyip bisiklete biniyorsun, sonra da onları çıkarıp ayakkabını değiştirerek koşmaya başlıyorsun. Bu değişimleri mümkün olan en hızlı şekilde, 2-3 dk içerisinde yapman gerekiyor.

Herhalde o da bir bilgi ve deneyim gerektiriyor.

Hakan Sayar

Yarıştan bir gün önce gidip bisikletinizi parkur alanına koyuyorsunuz, eşyalarınızı yerleştiriyorsunuz. Yüzmeden çıkıp T1 (birinci değişim) alanına girdiğiniz zaman bonenizi, gözlüğünüzü, wetsuit’inizi hemen çıkartıp bisiklet kıyafetinizi giyiyorsunuz. Yurt dışındaki Iron Man yarışlarında bir sürü gönüllü size yardım eder; bir an önce diğer branşa geçmenizi sağlar. Bisiklette uzun süre güneşe maruz kalacağınız için spreyle güneş kremi dahi sürerler.

Triatlon bireysel bir spor olsa da, kolektif bilincin yüksek olduğu bir branş sanırım.

Hakan Sayar

Her şeyden önce disiplinli ve komplike bir spor. Dışarıdan verilen bu gibi destekler çok önemli. Türkiye’de ise spor yapanlara karşı ilgi yok denecek kadar az. Özellikle dışarıda yaptığımız bisiklet antrenmanları oldukça riskli. Yolda değmesinler, çarpmasınlar, biraz saygı göstersinler, bize yeter. Daha görünür olmak için kalabalık gruplarla bu sürüşleri gerçekleştirmeye özen gösteriyoruz.

Hakan Dündar

Antalya’da federasyon yarışındayım. Koşuyorsunuz, kenarda bekleyen görevliler var. Polisler yolu kesmişler, “Ağabey daha ne kadar koşacaksınız? Bitirin de eve gidelim,” diyor.

Hakan Sayar

Hakan Sayar

Yurtdışındaki en önemli fark, oradaki toplumun buna inanılmaz değer vermesi. Çünkü hemen herkesin bir spor geçmişi var. Verdiğin emeğe saygı duyuyorlar, müthiş destekliyorlar. Bu da itici bir güç oluyor yarışanlar için. Yurtdışında yarışmak bu yüzden keyifli. Umarım Türkiye’de de insanlarımız buna alışır. Yaklaşık 35-40 yıldır Boğaz hattında koşuyorum. İlk zamanlar, sabahın çok erken saatlerinde karanlıkta koştuğumuz için bize biraz tuhaf bakılırdı. Şimdi bakıyorum, benden çok daha erken, bir sürü insan sahilde koşuyor, bisiklete biniyor. Bunu görmek büyük keyif. Bir ilerleme var. Kendi enerjinizle kullanabileceğiniz, en çevreci araç bisiklet. Dünya oraya doğru gidiyor. Bisiklet tüm dünyada yükselişte ve bu sporun ülkemizde de geliştiğini görmek çok değerli.

Siz hiç Full Iron Man’e katıldınız mı?

Hayır, full’ü hiç denemedim. Sprint, olimpik ve uzun mesafe triatlon dediğimiz Half Iron Man branşlarını yapıyorum. Federasyon yarışlarında bir sene boyunca 8-9 yarıştan oluşan bir takvim var. Her yarışa girip bir puan alıyorsunuz. Senenin sonunda final yarışını da tamamladıktan sonra, topladığınız puanlara göre Türkiye şampiyonları ilan ediliyor. Dolayısıyla bir yıl boyunca Türkiye’nin çeşitli yerlerinde düzenlenen tüm yarışlara girip puan almanız gerekli. O devamlılığı sağlamak, zaman ayırabilmek gerçekten güç bir şey. İş yaşantınızla birlikte sürdürülebilmesi ciddi özveri istiyor. İzinlerimin büyük bölümünü bu yarışlara katılmak için kullanıyorum. Son 5 yıldır aralıksız Half Ironman mesafesinde yarışıyorum ve bedenim müsade ettikçe de yarışmayı sürdüreceğim. Bu mesafede yarışmak inanılmaz bir dayanıklılık gerektiriyor. 1,9 km yüzüyor, 90 km bisiklete biniyor ve 21 km koşuyorsunuz. Bu mesafede geçtiğimiz ekim ayında Antalya’da 5 saat 25 dakika ile kendi yaş kategorimde Türk yarışmacılar arasında en iyi dereceyi yaptım. Bugüne kadarki en iyi derecem değil, ama amacım önümüzdeki yıl bu mesafeyi 5 saatte bitirmek olacak. Bu hedefe göre hazırlanacağım.

Dışarıdan bakınca çok zor görünüyor her şey.

Hakan Sayar

Birisi, “Maraton koşabilir miyim?” diye sorduğunda, “Bir yıl boyunca emek verirsen ve altyapın da varsa rahat koşarsın,” diye cevaplıyorum. Bu spora başlamayı düşünenler için belirtmeliyim ki 57 yaşındayım ve hemen her gün ya yüzüyor ya bisiklete biniyor ya da koşuyorum. Dolayısıyla herkes bu sporu hiçbir bahanenin arkasına sığınmadan gönül rahatlığıyla, gücünün yettiğince yapabilir. Dünyada 80 yaşın üzerinde Iron Man’ler var. Üstelik 1-2 tane değil.

Hakan Dündar

Geçen hafta Iron Man İtalya yapıldı. Eski bir Formula 1 pilotu var, Alex Zanardi. Kaza geçirdi, iki bacağı kesildi ve kendisi şu an Iron Man’de yarışıyor. Geçen hafta paralimpik yarıştaydı. Yüzmeye giderken iki kişi omzuna alıp suya bırakıyor. Yüzüp çıktıktan sonra elle çevirdiği bisikletine biniyor, onunla yarışıyor. Bu işte çok fazla adanmışlık ve irade var. Avusturya’ya hazırlanırken bir ağabeyimiz, “Hakancığım, bu iş kafada bitiyor,” demişti. Ben de, “Nasıl yani?” diye sordum. “Kafaca konsantre olacaksın, hazır olacaksın ve antrenmanlarını düzgün yapacaksın,” dedi. Ben de oturdum her akşam düşünmeye başladım. Kafamda parkuru geçtim. Parkurun YouTube’da videolarını seyrettim. Ofiste boş kaldığımda hızlı çekim 15 dakikalık videoları seyrediyordum. Gerçekten yarışı önce kafada bitirmek çok önemli.

Şimdi sizi tanıyabilir miyiz? Sanıyorum siz biraz daha farklı bir kategoride yarışıyorsunuz.

Can Ayaz

Tekfen Gayrimenkul’de çalışıyorum, HEP İstanbul projesinde tesis yönetimindeyim. Tekfen ailesinin buradakilere göre en yeni üyesiyim diyebilirim. Benim spor hayatım lise yıllarında başladı, serbest jimnastik ve atletizmle. Amacım Akdeniz Üniversitesi’nin spor bölümüne girmekti. O olmayınca Girne Amerikan Üniversitesi’nde spor ve rekreasyon bölümünde okudum. Sonrasında o işi yapamadım ve işletmeden devam edip gayrimenkul sektörüne girdim. Buradaki branşlardan farklı olarak maraton ve ultra maraton mesafelerini koşuyorum. 42 kilometrenin üzerindeki koşulara ultra maraton adı veriliyor. Kısaca en önemli özelliği, uzun mesafelerin yanı sıra süre sınırı ve arazi şartlarının da eklenmesi. Arazi şartlarından kastım, doğal tırmanışlar, inişler, dere geçişleri ve doğada karşılaşabileceğiniz diğer zorluklar. Arazide yol takibi için işaretlemeler oluyor. Aynı zamanda kullandığınız akıllı saatlere harita yükleyebiliyorsunuz. Bu sizin aynı zamanda yol göstericiniz oluyor.

İş hayatına başladıktan sonra spor hep devam etti mi?

Can Ayaz

Çalışmaya başladıktan sonra doğrusu biraz uzaklaşmıştım spordan. 2015 yılında yeniden döndüm. Önce bir şehir bisikleti aldım. Sabahları sürmeye başladım. O dönem 86-87 kilo civarına çıkmıştım, şu anda 63 kiloyum. Şehir bisikletiyle form tuttum. Arkadaşlarım, “Can, iyi kullanıyorsun, yol bisikleti alsana,” dediler. Pahalı bir bisiklet yerine nispeten ucuz bir yol bisikleti aldım ve antrenmanlarımı artırdım. Kilo verdim, hoşuma da gitmeye başladı. Hatta Edirne’de, İstanbul’da, Çeşme’de birkaç bisiklet yarışına katıldım. Fakat bu tür yarışlarda tansiyon ve toplu kaza riski yüksek. Bu nedenlerden dolayı bisiklette tam aradığımı bulamadım. Başladığım işi de yarım bırakmak istemedim. Daha sonra koşuya başladım. Herkes, “Triatlon yapsana!” diyordu ama ben koşu branşında uzmanlaşmak istiyordum. Bunun üzerine gitmeye başladım. Kısa mesafelerden başlayıp giderek mesafeleri artırdım. Türk mantığı genellikle tersine işliyor. Mesela bir yarışa kayıt yaptıracaksınız, internet sitesinde görüyorsunuz, 14k, 28k, 50k... Madem parasını veriyorum, en uzununa kayıt olayım diye düşünüyor çoğu kişi. Oysa çile çekecek olan sensin. Doğrusu, daha temelden başlayıp, sonra kilometreleri artırmak.

Burada kişinin bir gelişim planı olması lazım.

Can Ayaz

Kesinlikle öyle. Özellikle arazide koşmak basit ve çekici geliyor. Oysa arazide hiç çalışmadığınız ve çalıştırmadığınız kaslarınız bile çalışıyor. Dolayısıyla sakatlanma riskiniz çok yüksek. Kilometre artışlarını, antrenman programlarını yaparken bir koçla çalışmanız lazım. Çünkü her şeyin başı sağlık. Hakan Beylerin dediği gibi bir profesyonel kariyer hayatınız var, bir yanda aileniz, bir yanda da sevdiğiniz spor var. Sakatlandığınız takdirde hem sevdiğiniz sporu yapamayacaksınız, hem de işinizden gücünüzden geri kalacaksınız. Bu nedenle mantıklı, planlı ve sabırlı bir sezon planlaması ile hareket etmek gerekiyor. Hedeflerinizin zorlayıcı ama makul ve ölçülebilir olması lazım. Örnek veriyorum, UTMB (Ultra-Trail du Mont-Blanc) koşacağım diyorsunuz. UTMB, Fransa’da Chamonix’de düzenlenen ve ultra maratoncuların en büyük hayali olan 171 kilometrelik bir yarış. Ancak kura ile gidebiliyorsunuz. Kuraya katılabilmek için de ITRA’ın (International Trail Running Association) arazi koşuları için tuttuğu puanlarınızın yeterli olması lazım. Bunun dışında yine Chamonix’de düzenlenen PTL (Petite Trotte à Léon) diye bir yarış daha var ki 25 kilometre tırmanış içeriyor ve toplam 300 kilometreden oluşuyor. Bu gibi yarışlara kalkışmak için öncelikle sabırlı ve iyi bir hazırlık sürecinden geçmiş olmak lazım. Onun için ana hedefinize ilerlerken kademe kademe ilerlemek en doğrusu. Uluslararası düzeyde UTWT (Ultra Trail World Tour) segmentinde yer alan Kapadokya Ultra Maratonu bence Türkiye’de şu an düzenlenen en iyi ve en büyük arazi yarışı. Kapadokya’nın doğal güzellikleri içinde 38, 68 ve 120 kilometrelik üç parkurdan oluşuyor. Burada aldığınız puan, daha sonra gideceğiniz yarışlara da referans teşkil ediyor.

Bu tip yarışların dayanıklılık dışında zorlukları neler?

Can Ayaz

Bu gibi ciddi organizasyonlara dünyanın her yerinden insanlar geliyor. Bunların bir kısmı da üst düzey sporcular. Örneğin benim 703 puanım var, 800 puanlık sporcu da geliyor. O zaman, gerçeklerle yüzleşiyorsunuz. 64 kilometre parkurunda 2017 yılında ilk yarıştığımda 11’inci oldum, 2018 yılında ise 7’nci olarak bitirebildim. 2018 senesindeki yarış toplam 6 saat 10 dakika sürdü. Ultra kategorisinde zaman hedefi koymak çok mantıklı değil, çünkü şartlar ve zemin çok değişken. Her türlü ihtimale karşı hazırlıklı olmanız ve yarış stratejinizi sürekli canlı tutmanız gerekiyor. Örnek veriyorum, benim tırmanışlarım fazla iyi değil ama iniş tekniğim için iyi diyebilirim. Farkı orada kapatmaya başlıyorum. O zaman iyi olan tekniğimi daha da geliştirmem gerekiyor. Ultra maratonda ne kadar iyi koştuğunuz kadar, ne kadar iyi bir strateji oluşturduğunuz da önemli. Ve en önemlisi, doğadaki değişkenlere kendinizi çok iyi adapte etmelisiniz. Örneğin İznik Ultra Maratonu’nda fırtınaya yakalandım. 30’uncu kilometrede birden tipi başladı ve çok hazırlıksızdım. İlk defa korkuya kapıldım. Hipotermi geçirmekten korktum, çünkü vücut ısısının düştüğünü anlamıyorsunuz. Bir süre sonra ellerimin uyuştuğunu fark ettim. Yağmurluğumu giymem gerekiyordu. Sırt çantamı çıkarttım, yağmurluğumu alacağım ama alamıyorum. Ellerim beni dinlemiyor. Arkadan gelen başka bir koşucudan yardım istedim. Beni o giydirdi. Sonra ben de onu giydirdim ve beraber koşmaya başladık. İşin en güzel tarafı bu işte. Rakipsiniz, ama yarışta birbirinize yardımcı oluyorsunuz. Yeni başlayacak olanlar için şunu söyleyebilirim: Her şeyin başında sağlık ve fedakârlık geliyor. Bir işi yaptığınız zaman neyi, nasıl daha iyi yapabilirim diye sürekli düşünmeniz gerekiyor. Erken uyumalı, düzgün beslenmelisiniz. Koşmak için sağlıklı bir bedeniniz olmalı. Bunun için de mutlaka antrenman bilimini işin içine sokmanız lazım. Sabır ve planlı çalışma olmadan bu işi başarmak çok güç.

Son olarak sizi tanıyabilir miyiz?

Berk Kermen

Ben TİTAŞ’ta çalışıyorum. Spora 8-8,5 yaşımda Yüzme İhtisas’ta başladım. Annemler, “Çocuk yazın boş durmasın” diye yüzmeye verdiler. 6-7 ay geçtikten sonra, eğer iyiysen, potansiyelin varsa, seni devam ettiriyorlar. Beni de seçtiler. E Grubu, D Grubu, Türkiye Şampiyonaları derken 8-8,5 sene yüzdüm. Yüzme hakikaten nankör bir spor. Saliselerle yarıştığın için en ufak antrenmansızlık bile sonucu etkiliyor. Türkiye, spor tesisleri bakımından çok fakir bir ülke. Ben 1986-1987 yılında başladım yüzmeye, İstanbul’da hâlâ aynı sayıda havuz var - ki nüfus kaç kat arttı o zamandan bu yana. Hatta şu an Yüzme İhtisas yok, Galatasaray Adası yok. Sonuçta spor, Türkiye’de insanların hayatına girmemiş bir olgu. Genele yayılmadığı için de zorluklar yaratıyor. O zamanlar da öyleydi. Ne antrenörüm antrenmandan yarım saat erken çıkmama izin veriyordu, ne de okulum yarım saat geç başlamama. Okulla spor beraber yürüyemediği için yüzmeye çok üzülerek veda etmek durumunda kaldım; yoksa beni de Survivor’da izleyebilirdiniz belki! Spor kültürünü sindirmemiş bir bünyede profesyonel spor yapmak gerçekten çok zor.

Sporu bıraktığınız sırada kaç yaşındaydınız?

Berk Kermen

16 yaş civarındaydım. Tamamen kesmek zorunda kaldım, çünkü her gün çift antrenman yapmak zorundasınız. Haftanın 6 günü antrenman var. O ritmi yakalayamayınca senin de şevkin kırılıyor. Üst düzeylerde yarışmayı mecburen bıraksam da, sporu hiçbir zaman hayatımdan çıkarmadım. Okul, üniversite takımlarında futbol, basketbol, yüzme devam etti. Spor, küçük yaşlardan gelen bir virüs, insanın içine girince hayatın her alanında sporcu içgüdüsünü, disiplini, ciddiyeti tetikliyor. Dolayısıyla spordan ruhen de kopmadım. 15 sene kadar yurtdışında yaşadım. Bunun 6 senesi üniversite hayatı, kalanı değişik ülkelerde şantiyeler, ofisler… Bulduğum her fırsatta spor yaptım, ne olursa olsun. Bende bel fıtığı var ve tuttu mu ciddi tutuyor; her seferinde doktorlara sorduğum soru, “Spor yapmama engel var mı?” oldu. Allah’tan bugüne kadar hep olumlu yanıt aldım. Koşuyla ise yaklaşık 5 sene önce tanıştım. Bir yurtdışı tecrübesinden sonra İstanbul’daydım, boştaydım. Kilo da almaya başlamıştım. “Bari koşayım” dedim, hem zihnimi hem de vücudumu toparlamak için. Ama pek sevemedim. Kafayı su içerisinde tutmaya, konsantrasyonumu öyle sağlamaya alışmışım. O nedenle koşmayı bir şekilde yüzmeyle bağdaştırdım. Yüzerken bize, “5 tane 1.000 yüz” derlerdi. Koşuyu da bu şekilde hedefli yapmaya başladım ve bir disipline soktum. 10k’da hiç sorun yok artık. Ardından Bozcaada’ya gidip ilk 21k’mı koşayım dedim. Tek başıma gittim ve koştum. Baktım sorun yok, yavaş yavaş Iron Man’e doğru gidiyorum.

Bisiklet var mı?

Berk Kermen

O biraz sorunlu. Hakan Dündar’ın bu işlerle ilgilendiğini biliyordum. Kendisi ile 2018 Tekfen Basketbol Turnuvası’nda rakip olmuştuk ve o sporcu enerjisi oluştu diye hissetmiştim. Buna güvenerek kendisini aradım ve “Nasıl yapılır, nasıl edilir?” diye sordum. Kendisi gerçekten çok sıcak bir yaklaşımla bana uzun uzun anlattı. “Mutlaka bir bisiklet edin,” dedi. Tavsiyesi üzerine ikinci el bir Trek aldım. Bisikleti ilk aldım, Barbaros yokuşunu çıkıyorum. Bir yerden sonra bacaklarım gitmemeye başladı, çünkü ben bu tür profesyonel bisikletlerde vites değiştirmeyi dahi bilmiyordum. Arkadaşımı aradım, “Bunun vitesi nasıl değiştiriliyor?” diye. İşte o seviyeden 45-50 kilometrelere geldim, ama esas 90k’ya çıkartmam gerekiyor. Tam antrenman temposuna giriyorum, vücudum bu kadar kombinasyona alışık olmadığı için dizim atıyor, baldırım çekiyor. Zorlarım ama kendimi sakatlarsam her şey boşa gidecek. En son geçen pazartesi kaburgamı zedeledim, az kalsın kırılıyordu. Ama içimdeki Iron Man heyecanı aslında beni daha da zorlamaya itiyor. Bu benim 17-18 yaşlarından beri hayalim…

Gördüğüm kadarıyla programlı gitmek, koçluk desteği almak çok önemli. Birinin elinden tutması, yol göstermesi önemli. Bu işte rasgele doğruyu bulmak pek mümkün görünmüyor; hatta bunun bedeli ağır olabilir. Siz nelerden yararlanıyorsunuz? Yeni başlamak isteyenlere tavsiyeleriniz ne olur?

Hakan Dündar

Türkiye’de sınırlı sayıda insan bu sporları yapıyor. Yapan kişiler de sağımızdaki solumuzdaki insanlar. Iron Man’e, triatlona merak salanların çoğu iş dünyasındaki insanlar. Dürüst olmak gerekirse bunun bir sebebi de pahalı bir spor olması. Elbette 1.000 TL’ye de bisiklet var, ama yarışa uygun iyi bir bisiklet olsun derseniz 20.000 dolarlara kadar çıkıyor fiyatları. Sadece bisikletle de bitmiyor iş. Bisiklet ayakkabılarım, benim hayatta aldığım en pahalı ayakkabılardır. Kaskı, gözlüğü, güç ölçeri, saati derken çok ciddi para tutuyor maalesef her şey. Bu işe başlamak isteyenler için sosyal medya iyi bir kaynak. Ama güvendikleri bir kişiden tavsiye alarak başlamaları çok daha uygun olur.

O insanı nasıl bulacaklar?

Hakan Dündar

Biraz tavsiyeyle. Doğru insanı bulmak önemli, çünkü Türkiye’de maalesef kurallar tam oturmuş değil. Federasyonun verdiği eğitimlere katılarak koçluk lisansı alan çok kişi var. İnsanları yanlış yönlendirip, yanlış yükleme yapıp, sakatlığa yol açma ihtimali de var.

Hakan Sayar

Bu işe başlamak isteyen doğru insanı mutlaka bulur. Triatlon sporu yapmak istiyorum dediğiniz zaman adresler belli. Bu anlamda ciddi bir yardımlaşma ortamı var.

Can Ayaz

Benim Atletizm Federasyonu’ndan belgem var. Bazı alanlarda koçluk hizmeti de veriyorum. Profesyonel sporcum yok ama koşuya yeni başlayan, bu işi nasıl yapabilirim diyen insanlara yardımcı olmaya çalışıyorum. Koçluk hizmeti verebilecek donanımdayım ama sonuçta ben de kendim için koçluk hizmeti alıyorum. Çünkü üçüncü bir gözün sizi izleyip, bilimsel verileri değerlendirmesi gerekiyor. Bunun için kullandığımız birtakım programlar var. Örneğin, insanlara çok teferruatlı gelen, ama bence bu işin olmazsa olmazı olan “Training Peaks” diye bir uygulama var. Siz koşarken tüm verilerinizi kaydediyor ve buna göre antrenman programları oluşturuyor. Bu işi rasgele ve hiçbir bilimsel veriye dayanmadan yaptığınız takdirde spor hayatınız bitebilir, hatta daha ciddi riskler çıkabilir. En basitinden, giydiğiniz yanlış bir ayakkabı bile sizi sakatlayabilir. Koçun önemi buralarda ortaya çıkıyor. Bir koç size, “Senin ayağın içe basıyor, bu ayakkabıyı kullanırsan sakatlığı önlersin,” gibi bir geri bildirim vermiyorsa, o zaman sakatlık kaçınılmaz oluyor.

Tıbbi destek alıyor musunuz?

Can Ayaz

Ben alıyorum.

Hakan Dündar

Her sezon başında full check-up’tan geçiyorum. Bu işin şakası yok. Özellikle kalbi çok zorluyorsunuz. Maalesef geçen sene bir arkadaş Antalya’daki yarıştan sonra vefat etti.

Hakan Sayar

Bizim en iyi dostlarımız doktorlar. Özellikle fizyoterapistler çok önemli. Haftanın hemen her günü ve bazen günde iki antrenman yapıyorsanız düzenli masaj yaptırmalı, akşamları kendinize buz tedavisi uygulamalısınız. Ayrıca her sene bir kardiyolog muayenesinden geçmek çok iyi olur. Ben her yıl düzenli check-up yaptırırım. Kardiyolog bir arkadaşımız var. Onun kontrolünde ayrıca iki saatlik performans testlerine girerim. Özellikle kan değerleriniz çok önemli. Performansının düştüğünü hissettiğin anda kan değerlerine bir bakarsın, hemoglobin düşmüş, demir taşıyan hücreler azalmış... Bu gibi faktörler performansı direkt etkiler. O nedenle otokontrol, vücudunu tanımak ve dinlemek çok önemli. Dinlenme, düzenli beslenme ve sağlıklı diyet kaçınılmaz. Ağır bir antrenman sonrasında mutlaka proteini hemen yerine koyman lazım. Beslenme ve tıbbi destek bu işin vazgeçilmezi, olmazsa olmazı.

Pahalı bir spor derken bunları da katmak gerekiyor herhalde.

Hakan Dündar

Koçluk paralı, Traing Peaks paralı, doktor paralı, fizyoterapist paralı…

Hakan Sayar

Kullandığın bisikletin, bisiklete binerken gücünü görmeni sağlayan powermetre, koşarken uydu bağlantılı saatin ve her türlü veriyi görmeni sağlayan, biriktiren bu gibi donanımların seviyesine bağlı olarak triatlon yüksek bütçe gerektiren bir spor. Minimum seviyede de olsa, bu sporu yapacak insanların belirli bir ekipmanı ediniyor olması gerekli. Onun dışında, yeni başlayan arkadaşlara doğru bir başlangıç için mutlaka profesyonel destek almalarını tavsiye ediyorum. Belirli bir antrenman düzeyine geldikten ve bilgi seviyesine ulaştıktan sonra eğer bu sporda gelişim sağlamak ve kalıcı olmak istiyorlarsa, yavaş yavaş yatırım yapmalarında fayda var. Bir de işin yazılım tarafı var. Her konuda olduğu gibi teknoloji bu alanda da çok ilerledi. Örneğin Trainig Peaks’te kendine bir koç atabiliyorsun. Yaptığın tüm antrenmanlar koçun mobil ekranına düşüyor. O sırada siz dünyanın herhangi bir yerinde olabilirsiniz. Koç bir antrenman yazıyor, o antrenmanları yerine getiriyor musun getirmiyor musun, kaytarmış mısın, hakkını vermiş misin, eksiklerin neler, antrenmanda hangi veriler elde edilmiş, tüm bu bilgiler antrenöre gidiyor.


Ne kadar çok antrenman yaparsan, vücuda yüklediğin stres katsayısı o kadar artıyor. Böylece sakatlanma riski olup olmadığını bile bu uygulamalar üzerinden görebiliyorsun. Böylesine inanılmaz yazılımlar, uygulamalar var. Ama ağır ağır, yavaş yavaş ilerlemek lazım. İlk günden bunların hepsine birden gerek yok. Aksi halde bu verileri anlamlandırmakta da zorluklar yaşanabilir. Özetle, teknolojiyi kullanmakta ve koçluk desteği almakta ciddi yarar var. Profesyonelliğe yakın antrenman yapıyorsun. Çok emek veriyorsun. Onun sakatlıkla heba olmasını istemezsin. Ultra maraton kategorisi biraz özel ve deneyim, irade, dayanıklık isteyen bir şey. Triatlon ise bunların yanı sıra oldukça teknik bir branş. Suya giriş çıkış, değişim bölgesindeki hız, pratiklik, sonraki branş için hazırlıklar… Bunların her biri başlı başına üzerinde çalışılması gereken detaylar. Yeni başlayanlar için triatlon gibi üç branşlı bir spora birden girmek sıkıntı yaratabilir. Koşmak, aralarında en basiti. Başlamak için en uygunu koşmak. Her yer parkur. Üstüne rahat bir kıyafet giy, çık ve koş. Kendini motive etmek için nispeten küçük bir bütçeyle bir koşu saati ve HR (kalp atış hızı) bandı edinmek çok yararlı olur. Böylece koşarken kendini kontrol edip ne yaptığını da takip ederek başlayabilirsin.

Can Ayaz

Hakan Bey’in dediği gibi kendini bilmek çok önemli. Hepsini yapacağım deyip duvara çarpmanız da olası günün sonunda. O yüzden yavaş yavaş başlamak lazım. Örneğin ben bisikletle başladım, yarışlara katıldım ama bana uygun olmadığını anladım ve ultra maratona yöneldim. Her insanın içinde bir aslan var, ama nerede yattığını bulmak gerekiyor.

Tekfen bünyesindeki “Koşar Adım” takımına destek veriyor musunuz?

Hakan Sayar

Tekfen bünyesinde bir atletizm grubu oluşturulmasını çok teşvik ettik. Çok şanslıyız ki Tekfen yönetimi de bu talebimize çok pozitif yaklaştı. Öyle ya da böyle, bu işe gönül vermiş arkadaşların spor yapmaları ve müsabakalara katılmaları için bir bütçe ayırdı ve ayırmaya da devam ediyor. Bu sayede ilgisi olan arkadaşları bir araya topladık. Hatta ortak antrenmanlar yapıldı. Birçok yarışa birlikte gidiliyor. En başta bizler destek olduk, düşüncelerimizi aktardık. O grup artık Tekfen Kurumsal İletişim departmanı ile koordineli olarak kendi başına hareket ediyor. Ama bizden destek istenirse her zaman seve seve destek oluruz.

Hakan Dündar

Moral destekle yol göstermek ve koçluk apayrı şeyler. Biz sadece yol gösterebiliriz. “Bisikletini şuradan alabilirsin, şuraya gidebilirsin, şunu yapabilirsin” gibi.

Can Ayaz

Koçlukta bir insanın sorumluluğunu alıyorsunuz. Burada sürekli takip de önemli. Bir kereye mahsus verilebilecek bir destek değil. Artık işin içinde teknoloji var, bilim var. Türkiye’deki bakış açısı bazen daha geleneksel olabiliyor. Futboldaki gibi, “Hadi koçum, hadi oğlum, hadi aslanım!” diyen koçlar da var. Adam triatlona bu gazla gidiyor. Elbette motivasyon da gerekiyor bazı yerlerde, ama arka planda sporcu gerçekten hazır mı? Hep söylediğimiz gibi, Türkiye’de en eksik kaldığımız nokta spor biliminin sisteme tam entegre olmaması.

Bence yeni kuşak bu konuda daha avantajlı olabilir.

Can Ayaz

Kesinlikle. Aileler de çocuklarına iPad vermek yerine akıllı bir saat alarak onları spora motive edebilirler.

Spor sizin hayatınıza ne kazandırdı?

Hakan Dündar

Spor demek, disiplin demek. Disiplin ise hayatın her alanında gerekli bir şey. Spor yaparken daha rahat konsantre oluyorum. Tek başıma koşmayı seviyorum. O sırada milyon tane şey düşünüyorum. Evi, işi, hayatı düşünüyorum. Kafamı boşaltıyorum. Terleyerek toksinleri atıyorum. O da hoşuma gidiyor. Eve rahatlamış dönüyorum. Geçenlerde hafta sonunda evde oturuyordum. Ertesi güne yetiştirmem gereken işler de var. Çalışmam lazım. Gidip koşayım istedim. Akşamüstü çıktım, yarım saat koştum. Eve dönüp, duş alıp çalıştım. Tamam, yoruluyorsun elbette, ama kendini rejenere ediyorsun aynı zamanda. Benim en hoşuma giden tarafı bu. İş-yaşam dengesi deniyor ya, aslında iş-yaşam-spor dengesini tutturduğunuz zaman ideal hayat akışını yakalayabiliyorsunuz.

Hakan Sayar

Spor, hormonları harekete geçiriyor. En önemli özelliği o. Serotonin hormonu örneğin... Spor eşittir mutluluk benim için. Başka hiçbir şekilde ifade edemem. Eve mutlu olarak dönmemi sağlayan, çok temel bir şey. Bütün boş vaktimi sporla geçiren bir insanım. Bunun önüne geçen daha önemli bir hobim yok. Hem mücadeleci ruhu besleyen hem de planlama ve zamanı doğru kullanma becerisini geliştiren bir şey spor. Evle işi ve sporu dengeli bir şekilde götürebiliyorsan inanılmaz mutlu oluyorsun. Rekabetçi duygunu ortaya çıkartıyorsun. Dostlukları pekiştirip yeni arkadaşlıklar geliştiriyorsun. Paylaşımları artırıyorsun.

Spor ciddi bir sosyalleşme aracı, değil mi?

Hakan Sayar

İnanılmaz! Geçtiğimiz hafta sonu bisikletle 90k yaptık. Ormandan geçtik, antremanda belirtilen setleri yaptık. Üç saat sonra bitirdiğimiz zaman, bu gurupla kahvaltı yaparken yarış deneyimlerini paylaşmak, günlük antrenman programlarını tartışmak inanılmaz keyif veriyor bizlere. Arkadaşlarımın hepsi de benden genç. Bu da beni çok daha dinamik tutuyor. Yaş itibarıyla hücre kaybediyoruz, bu kaçınılmaz bir şey. Gideni geride bırakıp, kalanlara iyi bakmamız lazım.

Can Ayaz

Hepimiz büyük bir şehirde yaşıyoruz. Sabah 8, akşam 5 şeklinde çalışıyoruz. Akşam eve geldiğimizde, “Of, yorulmuşum!” diyoruz. Oysa spor, rekreasyon seviyesinde bile yapsanız, enerji eşiğini yukarıya çeken bir şey. Bir araba düşünün. Arabanın bir deposu var; bir de belirli bir motor gücü var. Spor yaptığınız zaman, yani araba ileri gittiği müddetçe, beygir gücü ve yakıt kapasitesi artmaya başlıyor. Bu da doğrudan sizin günlük hayatınıza yansıyor. İşe geldiğiniz zaman, insanlar size baktığı zaman, yüklendiğiniz enerjiyi hemen fark edebiliyor. Bu hem spor yapmaktan, hem de spor yapmanın gereği olarak beslenme ve uyku düzenine dikkat etmekten kaynaklanıyor. Ayrıca sporla birlikte net olarak iş hayatımdaki problem çözme kabiliyetim yükseldi diyebilirim. Zor bir iş geldiği zaman adeta üstüne atlıyorum. Bir şeyle uğraşmak ve çözmek hoşuma gidiyor.

Berk Kermen

Takım sporlarında bir şekilde ortama uyuyorsun, canın o gün çok spor yapmak istemiyorsa bile arada kaynıyorsun. Bireysel sporda ise tek başınasın. O işi yapmak istemiyorsan, zaten yapmıyorsun. Ama yapıyorsan, buna inanıyorsun demektir. İşte o inanç seni belli bir düzene ve disipline sokuyor. Sabahın karanlığında kalkıyorsun. Hava nasıl olursa olsun, hiçbir mazeretin yok. “Ben bunu yapacağım!” diyorsun. “Neden yapıyorsun?” diye soruyorlar. O soruyu soran insana hiçbir şey anlatamam. “Niye? Ne zorun var?” diyen birine ne anlatabilirsin ki! Spor insana disiplin katıyor, şevk katıyor. İnsana adil ve dürüst olmayı öğretiyor. Bu anlayış hayatının her köşesine sirayet ediyor.

Can Ayaz

Yarışa gidiyorsunuz, “Para veriyorlar mı?” diye soruyorlar. “Bir de üstüne sen mi para veriyorsun? Öyle şey mi olur?” diyorlar.

Sporun, farklı statülere sahip insanları ortak bir çizgide buluşturan bir yönünün de olduğunu düşünüyorum.

Hakan Sayar

Çok önemli bir şey. Bir kere, belki biraz genelleyeceğim ama spor yapanların hepsinin ortak özelliği iyi karakterli insanlar olması. Spor yapan kötü bir insan görmedim. Belki çok nadirdir. Özellikle triatlon seviyesinde spor yapan insanlar arasında inanılmaz bir uyum ve arkadaşlık söz konusu. Çoğu, iş hayatlarında da başarılı yöneticiler. Aramızda Türkiye’de yaşayan yabancılar da var. Çoğuyla ailece görüşüyoruz. Yani bizim sosyal çevremizi de çoğunlukla bu insanlar oluşturuyor.

Berk Kermen

Biz Can Ayaz’la bazen hafta sonunda koşu antrenmanı yaparken Bebek sahilde karşılaşıyoruz!.. Şaka bir yana, sporu gerçek anlamda yaşayarak yapan insanlar arasında 1-2 cümleden sonra zaten bir “Click!” oluyor. Birbirleri ile çok daha rahat iletişim kurabiliyorlar ve bu da insanın ortak bir platforma çıkabilmek için en çok ihtiyaç duyduğu his.

Sonuçta spor evrensel bir şey.

Hakan Sayar

Yurtdışındaki maratonlara da katılıyorum, daha önce de belirttiğim gibi. Örneğin Berlin Maratonu’na katıldım; efsanedir. Onun dışında Roma, Viena, Stockholm, San Remo, Lizbon ve daha birçok yerde yarıştım. Tüm bu şehirlerde yarış bir festival gibi kutlanıyor. Yolların kapanmasından bizdeki gibi kimse şikâyetçi olmuyor. Bilakis o gün, o şehirde yaşayan insanlar koşu parkurunun etrafında toplanıyor ve yarış süresince inanılmaz destekliyorlar. Maratonu tamamlayanlara bir “finisher” tişörtü veriliyor. Yarıştan sonra herkes tişörtünü giyip, madalyasını da boynuna takıp geziyor. Ben önceleri buna bir anlam verememiştim ama baktım herkes böyle yapıyor. Bu, bir yerde, “Ben maraton koştum ve bitirdim!” mesajı. Tanıdık tanımadık, maratona katılan herkes birbirini selamlıyor ve tebrik ediyor. Bir dükkâna giriyorsun, özel indirim bile aldığınız oluyor. Maratonun akşamında ortak bir yerde toplanılıyor. Maratonun ilk üçe giren atletleri de geliyor. Berlin’de benim de yarıştığım maratonda dünya rekorunu kıran Kipchoge ile karşılıklı oturup fotoğraf çektirdiğimiz, yorgunluk birası tokuşturduğumuz anlarımız var. Bunlar müthiş anılar.

Can Ayaz

Sizi orada koşturan şeylerden biri de halkın desteği. 42 kilometre boyunca insanlar sizi alkışlıyor. Yavaşlamanız mümkün değil.

Hakan Dündar

Tour de France dünyanın en büyük yarışlarından birisi. Adamlar dağın başında, çiftliklerinin kenarına koltuklarını, barbekülerini koymuş, biralarını açmış, geçenleri alkışlıyorlar. Sporun hayatla birleştiği anlar bunlar. Dağın başında bir yerde tek başına koşarken birinin seni alkışlaması insanın hoşuna gidiyor. Ben de millete el sallarım, çocuklar gelir “çak” yaparım. Bir keresinde durdum ve çocukla sohbet ettim. Günün sonunda keyif için katılıyoruz yarışa. Birinci olsam ne olur, sonuncu olsam ne olur! Dünyanın en güzel parkurlarında bisiklete biniyorsun, en güzel yerlerinde koşuyorsun, en güzel yerlerinde yüzüyorsun. Bundan daha mutluluk verici ne olabilir ki?